25 Mart 2014 Salı
Mutsuz Mektup
"Gece yolcuları - Meyhaneler Sen ile..."
Can en derin yarasından oluk oluk kanarken susmak ne demek bilir misiniz?
Bilmeyin...
Uykusuz katran karası geceleri,
Veya -biraz uyku halinde vuku bulan kabusları.-
Beynimin içine dolan milyonlarca kelimeyi,
ve
sessizliği...
Anlatmasam da olur,
Anlamasanız da,
Anlamasan da...
Bir gün bile değil, 24 saat bile değil,
Bir kaç saat...
Bir kaç saat sonra bile büyük bir özlem hissetmeyi,
İçinde var olan sevgiyi gösterme isteğini,
Yansımasını görme arzusunu,
Bu arzunun tüm bedenimi ele geçirip mantıksız tavırlara sebep olmasını,
Özlem, sevgi gibi güzel duyguların karşılığını alamamanın verdiği öldürücü darbeyi...
Anlamasanız da olur mesela,
O olmadığında yastığına sarılıp, yastığındaki kokuda uyumayı,
Ve o olduğunda - ki millerce uzaktır aslında- uyurken ona sessizce sarılmayı,
Kokusunu doya doya iç'e çekmeyi,
Doymamayı...
Anlamasanız da olur,
Gözyaşlarımın taşan bir nehir olduğunu,
Durduramadığımı,
Aslında içimin acısını dışarı vurduğunu,
Kurduğum hayallerin -hepsinin- camdan olduğunu,
Ve hepsinin içime içime kırıldığını,
İçimi paramparça ettiğini...
Bilmeyin mesela hislerimi,
sözlerimi,
düşlerimi...
Her şeyden soğuduğumu,
Yorulduğumu,
Göremediğimi, karanlığımı,
Devasa yalnızlığımı,
Halsizliğimi,
Güçsüzlüğümü ...
Anlamayın!
Gelmeyin yanıma, gidin burdan!
Ya da anlayın beni,
Daha çok erken...
16 Mart 2012 Cuma
Sahra'da Porsuk Çayı
Kulunçlarından yağan ceninlerin fiziksel parçalanmaları nedeniyle harekete geçen buzullar kanla karışık çözünmekte çoktandır.
Mekanik yargıyı elinde bulunduran devlet, sövgünün ahlaksız bir fiil olmasından dolayıdır ki müebbet pranga ile hüküm vermekte.
Oysa dilimizde raptiyelerden bir ordu.
Düşmanı yenmek tinsel bir zaferken yetkili mahkemeler tarafından alındı hisler.
Artık adı yok aşkların.
Yalnızlığın rengi bir tek kan kırmızı…
Bir baltaya sap olamayışımdan dedi, içinde gördüğü küçük tanrısına.
Oysa tanrı ona değil baltaya sap, sapa balta olma yetisi bile vermişti işte.
Kanıyordu bir göl.
Bir göz ayin sızdırıyordu, apaçık.
İhtilalleri en çok iblisler sever.
Kan ve barut kokarken Zeus’un göğsündeki o alan, luciferi uyuyor beklemek kadar saçma.
Senin ellerin kan kokuyor bir tek, senin tenin kadın kokuyor.
Ve bir tek senin ensende gördüğüm iblis.
Günaha aşk besleyen firavun gibiyim ve kavmim…
Ben Musa’yı hiç dinlemedim…
Çok su verilince ölen çiçekler gibidir belki de bu durum – adına aşk denen.
Çok gözyaşı,
Çabuk çürüyen kökler…
Sırf bu yüzden kan kokar geceler.
-Kan mı kokar?-
Sizin hiç burnunuza çarpmaz mı?
Ah, tanrım. Nabzınızı kontrol etmelisiniz.
Aşık olduğunuzdan emin misiniz?
Hayatın zehri rüyalara gizlenir.
Ne zaman uyusam zehirlendiğimin elbet farkındayım efendim, niçin hala çocuk muamelesi yapıyorsunuz?
Ben her gece duvarlara saklanan kum tanelerine fısıldadım adını,
Yaşadıklarını ve yaşattıklarını,
Hayatın intikamını benden alışlarını…
Gariptir,
Birçok tende nefes olabilecek iken, aptalca bir yerde ceset olmayı seçmek.
Gözbebeklerinde gördüğüm, tanrı tarafından el konulmuş gerçek kimliğiydi.
Ne çok uzadı dedi, senin ütopyanda hayat.
Uyusana sen dedim, toprağı örtüp üzerine.
Ben kumlarımı kaybettim.
Çünkü biliyordum, gitmeye programlı senin varlığın.
Değiştiremeyiz ki tanrının gerçeklerini…
Çirkin elleri olan adamları anımsıyorum bir tek.
Benim cennet haritam olup, kendilerinin beğenmediği elleri olan adamlar.
Sonra her şey kayboldu.
Her şey ama.
Bir ben, bir gece, bir hoyrat rüzgar.
Ben kumlarımı kaybettim.
Zaten anlatacak hiçbir şey kalmadı.
Belki de Musa’yı dinlemeyişimdendir bu lanet.
Her neyse.
Aptal gibi rüzgarın götürdüğü yöne gidip basitleşmektense,
Kendi benliğimle rüzgara zıt gitmeyi yeğlerim.
Sırf bu yüzdendir işte,
Bu yüzden,
Yenilgilerim de,
Zaferlerim de,
Savaşlarım da,
Sırf bu yüzden…
Mekanik yargıyı elinde bulunduran devlet, sövgünün ahlaksız bir fiil olmasından dolayıdır ki müebbet pranga ile hüküm vermekte.
Oysa dilimizde raptiyelerden bir ordu.
Düşmanı yenmek tinsel bir zaferken yetkili mahkemeler tarafından alındı hisler.
Artık adı yok aşkların.
Yalnızlığın rengi bir tek kan kırmızı…
Bir baltaya sap olamayışımdan dedi, içinde gördüğü küçük tanrısına.
Oysa tanrı ona değil baltaya sap, sapa balta olma yetisi bile vermişti işte.
Kanıyordu bir göl.
Bir göz ayin sızdırıyordu, apaçık.
İhtilalleri en çok iblisler sever.
Kan ve barut kokarken Zeus’un göğsündeki o alan, luciferi uyuyor beklemek kadar saçma.
Senin ellerin kan kokuyor bir tek, senin tenin kadın kokuyor.
Ve bir tek senin ensende gördüğüm iblis.
Günaha aşk besleyen firavun gibiyim ve kavmim…
Ben Musa’yı hiç dinlemedim…
Çok su verilince ölen çiçekler gibidir belki de bu durum – adına aşk denen.
Çok gözyaşı,
Çabuk çürüyen kökler…
Sırf bu yüzden kan kokar geceler.
-Kan mı kokar?-
Sizin hiç burnunuza çarpmaz mı?
Ah, tanrım. Nabzınızı kontrol etmelisiniz.
Aşık olduğunuzdan emin misiniz?
Hayatın zehri rüyalara gizlenir.
Ne zaman uyusam zehirlendiğimin elbet farkındayım efendim, niçin hala çocuk muamelesi yapıyorsunuz?
Ben her gece duvarlara saklanan kum tanelerine fısıldadım adını,
Yaşadıklarını ve yaşattıklarını,
Hayatın intikamını benden alışlarını…
Gariptir,
Birçok tende nefes olabilecek iken, aptalca bir yerde ceset olmayı seçmek.
Gözbebeklerinde gördüğüm, tanrı tarafından el konulmuş gerçek kimliğiydi.
Ne çok uzadı dedi, senin ütopyanda hayat.
Uyusana sen dedim, toprağı örtüp üzerine.
Ben kumlarımı kaybettim.
Çünkü biliyordum, gitmeye programlı senin varlığın.
Değiştiremeyiz ki tanrının gerçeklerini…
Çirkin elleri olan adamları anımsıyorum bir tek.
Benim cennet haritam olup, kendilerinin beğenmediği elleri olan adamlar.
Sonra her şey kayboldu.
Her şey ama.
Bir ben, bir gece, bir hoyrat rüzgar.
Ben kumlarımı kaybettim.
Zaten anlatacak hiçbir şey kalmadı.
Belki de Musa’yı dinlemeyişimdendir bu lanet.
Her neyse.
Aptal gibi rüzgarın götürdüğü yöne gidip basitleşmektense,
Kendi benliğimle rüzgara zıt gitmeyi yeğlerim.
Sırf bu yüzdendir işte,
Bu yüzden,
Yenilgilerim de,
Zaferlerim de,
Savaşlarım da,
Sırf bu yüzden…
Koordinatları : Ekseni Eğik Tahterevalli
Emperyalist bir yargının sığ sulara bıraktığı zihnim, akademik bir acıya karşı savaşmakta.
Kalbim ise tüm bilimleri elinde bulunduran tek yetki olmanın hazzında.
Ve devrimlerim…
Bilinçsizce, bazen gerçekten bir işe yarasın diye, bazen de sırf devrim vasfını taşısın diye.
Burası her türlü düşünceyi barındırabilen bir yerse, neden diğerlerine göre sınırlar var ki? – desem, havada asılı kalır ellerim, aleme ibret olsun gerekçesiyle.
Yol yok, iz yok, ses yok ama yine de bu kalp, bu ülke benim!
Ve hiçbir ülkeyi yalnızlaştıramazsın düşünce gücüyle tanışıklığı olmuşsa eğer.
Lakin bazen olur ya bir düşünce, bir pencere, bir çoğundan farklı diye – hitap etmese bile -
ilgi çeker ve bazen pencereye yaklaştıkça etkilenirler, olağan.
Ama panzehir gibi görünen her şey zehirdir burada.
Hümanizm esvaplı faşizm gibi.
“Zehirlenmiş bir insandan panzehir bekleyemezsiniz!”
Eğer cesaretiniz varsa zehre dokunmaya, zehirlendiğinizde bu durumdan şikayetçi olmanız, isyan etmeniz ‘saçma!’
Burası öyle de bir yer ki; mesela kalbe sadece kan pompalama özelliği verilmişken, birileri geliyor kalbin kendi özelliklerini asimile ediyorlar.
Ten çürüyorken nefes almak kadar ‘saçma!’
Kelimeler : bir tabuta doldurulmuş onlarca neşter misali. Ve siz onlarla aynı tabutu paylaşmak ZORUNDASINIZ!
Hep bu olur : Eseri kaza görüntüsünde bir cinayet tablosu…
Bir çoğu sanat eseri edasında bakar tabloya, alkış alır, saygı alır, beğeni alır… Bazıları üstüne alınır, bazıları tiksinir, bazıları ise tepkisizdir, etkisiz oldukları kadar…
Lakin tanımı olmadığı gibi tedavisi de yoktur bunun…
“Piçliği aşka entegre ediniz, nefreti, küfrü, saygısızlığı, şerefsizliği ve hatta kibri de küpeymişçesine takınız. İşlem tamam!”
Adem’e eğmeyen baş, şimdilerde aşka eğiyorsa, bu bir ihtilal!
Sol omuz : Notre Dame.
Sol göğüs : Kayıp Zümrüd-ü Anka.
Bilmez misiniz, bir atın ayağının kırılması gibidir bu oyun.
Bir ambulans şoförünün sırf trafikte sıkılmamak için sirenleri çalması gibidir.
Biraz, soğuk kış gecelerine yar’lık eden tarçınlı saleptir.
Ve biraz da yükseklik korkusu olan birini zorla dönme dolaba atıp, en tepede elektrikleri kesmektir…
Affet tanrım;
Burası
Kovulmuşların
Dünyası…
Kalbim ise tüm bilimleri elinde bulunduran tek yetki olmanın hazzında.
Ve devrimlerim…
Bilinçsizce, bazen gerçekten bir işe yarasın diye, bazen de sırf devrim vasfını taşısın diye.
Burası her türlü düşünceyi barındırabilen bir yerse, neden diğerlerine göre sınırlar var ki? – desem, havada asılı kalır ellerim, aleme ibret olsun gerekçesiyle.
Yol yok, iz yok, ses yok ama yine de bu kalp, bu ülke benim!
Ve hiçbir ülkeyi yalnızlaştıramazsın düşünce gücüyle tanışıklığı olmuşsa eğer.
Lakin bazen olur ya bir düşünce, bir pencere, bir çoğundan farklı diye – hitap etmese bile -
ilgi çeker ve bazen pencereye yaklaştıkça etkilenirler, olağan.
Ama panzehir gibi görünen her şey zehirdir burada.
Hümanizm esvaplı faşizm gibi.
“Zehirlenmiş bir insandan panzehir bekleyemezsiniz!”
Eğer cesaretiniz varsa zehre dokunmaya, zehirlendiğinizde bu durumdan şikayetçi olmanız, isyan etmeniz ‘saçma!’
Burası öyle de bir yer ki; mesela kalbe sadece kan pompalama özelliği verilmişken, birileri geliyor kalbin kendi özelliklerini asimile ediyorlar.
Ten çürüyorken nefes almak kadar ‘saçma!’
Kelimeler : bir tabuta doldurulmuş onlarca neşter misali. Ve siz onlarla aynı tabutu paylaşmak ZORUNDASINIZ!
Hep bu olur : Eseri kaza görüntüsünde bir cinayet tablosu…
Bir çoğu sanat eseri edasında bakar tabloya, alkış alır, saygı alır, beğeni alır… Bazıları üstüne alınır, bazıları tiksinir, bazıları ise tepkisizdir, etkisiz oldukları kadar…
Lakin tanımı olmadığı gibi tedavisi de yoktur bunun…
“Piçliği aşka entegre ediniz, nefreti, küfrü, saygısızlığı, şerefsizliği ve hatta kibri de küpeymişçesine takınız. İşlem tamam!”
Adem’e eğmeyen baş, şimdilerde aşka eğiyorsa, bu bir ihtilal!
Sol omuz : Notre Dame.
Sol göğüs : Kayıp Zümrüd-ü Anka.
Bilmez misiniz, bir atın ayağının kırılması gibidir bu oyun.
Bir ambulans şoförünün sırf trafikte sıkılmamak için sirenleri çalması gibidir.
Biraz, soğuk kış gecelerine yar’lık eden tarçınlı saleptir.
Ve biraz da yükseklik korkusu olan birini zorla dönme dolaba atıp, en tepede elektrikleri kesmektir…
Affet tanrım;
Burası
Kovulmuşların
Dünyası…
Entel Paranoya
Sürdürülebilir mi “aşk” başka ve yanlış insanlarla?
Yanlış olduğu kısmına ben karar veremem elbette lakin aşk sıfatına göre bir çok yanlışlık var.
Mütemadiyen intihar eder yara kabukları, haklı.
Deşilmesi caizdir çünkü, deşilmesi hukuk kuralları.
Bazen yalnızlık en gerçek yar’dır da, yalnız da nasıl yaşanır?
Sessizce terk etmeli bu şehri, şehrin odaları karanlık, puslu.
Etrafında onlarca insan olur, yalnızlıktan millerce uzakta gibi görünürsün.
Ve kimse bilmez yalnızlık fiilini, sende.
Ama yalnızsındır işte, “kişilikli yalnızlık” budur.
İhanet: kalbin devr-i alemi.
İntihar: bile bile düşmek sana.
Sen: dudaklarında jilet taşıyan meşk-i figan.
Tenimden akıyor zaman.
Affet tanrım, günahlar kalbin kefaret inancı.
Hayat; durduğum yerin çok daha dışında.
Ütopik bir yerdeyim sanki.
Ve hakim olamıyorum.
Neden?
Elimden kayıp gidiyor, gözümden akıp gidiyor.
Ben;
Ben hep savunmasız, kalakalıyorum…
Bu masalın kanlı sonundan çıkardığımız sonuç:
Günahsız kalamıyoruz, nefes alıyorsak.
Öyle de bir yerdeyim ki;
Bir yanı ateşe bakıyor sanki bir yanı buza.
Yapraklarını döküyor Tuba. Üzerime.
Ben; karanlık ve rutubetli iki duvar arasında sıkışmış gibiyim.
Kör ve hareketsizim.
Ben aslında
Tam tanımıyla
O meşhur yerdeyim;
“Ar” ve “Af” ın tam orta yerindeyim.
Tutunduğum kirpik, ısındığım nefes olsun tanrım,
Düşürme beni…
(Haziran'ın Soğuğu)
Yanlış olduğu kısmına ben karar veremem elbette lakin aşk sıfatına göre bir çok yanlışlık var.
Mütemadiyen intihar eder yara kabukları, haklı.
Deşilmesi caizdir çünkü, deşilmesi hukuk kuralları.
Bazen yalnızlık en gerçek yar’dır da, yalnız da nasıl yaşanır?
Sessizce terk etmeli bu şehri, şehrin odaları karanlık, puslu.
Etrafında onlarca insan olur, yalnızlıktan millerce uzakta gibi görünürsün.
Ve kimse bilmez yalnızlık fiilini, sende.
Ama yalnızsındır işte, “kişilikli yalnızlık” budur.
İhanet: kalbin devr-i alemi.
İntihar: bile bile düşmek sana.
Sen: dudaklarında jilet taşıyan meşk-i figan.
Tenimden akıyor zaman.
Affet tanrım, günahlar kalbin kefaret inancı.
Hayat; durduğum yerin çok daha dışında.
Ütopik bir yerdeyim sanki.
Ve hakim olamıyorum.
Neden?
Elimden kayıp gidiyor, gözümden akıp gidiyor.
Ben;
Ben hep savunmasız, kalakalıyorum…
Bu masalın kanlı sonundan çıkardığımız sonuç:
Günahsız kalamıyoruz, nefes alıyorsak.
Öyle de bir yerdeyim ki;
Bir yanı ateşe bakıyor sanki bir yanı buza.
Yapraklarını döküyor Tuba. Üzerime.
Ben; karanlık ve rutubetli iki duvar arasında sıkışmış gibiyim.
Kör ve hareketsizim.
Ben aslında
Tam tanımıyla
O meşhur yerdeyim;
“Ar” ve “Af” ın tam orta yerindeyim.
Tutunduğum kirpik, ısındığım nefes olsun tanrım,
Düşürme beni…
(Haziran'ın Soğuğu)
Totemistik San-c-ılar
Yine tanrıyla başlasın istedim satırlar ve bir tanrı aldım yanıma yukarıdan.
Çek dedim bir sandalye veya otur istediğin yere, karşıma.
Anlat dedim beni, anlat ki bileyim.
Ben neyim?!..
Sus’ma-sın dedi. Hoyrat bir sus’ma. Ağzını delip geçiyor aslında kelimeler ama sen yine de susturuyorsun acını, ama neden?
Uslu bir tanrı olup soru sormamasını istedim.
Sen dedi, susarak vuruyorsun o adamı farkında değilsin.
Yüzünde gizliyorsun mesela bir silahı ve bakarak deliyorsun gövdesini. Sonra niye uzak diyorsun. Saçma.
Yani dedi, insanlar envai çeşit silah imal ederler, bak bu da saçma.
Sözler vardır, gözler vardır, yüzler vardır, hiç akıllarına getirmezler.
Sen katilsin mesela, hem katil hem maktul olabilir mi insan sorusuna en gerçek örneksin.
Öldürüyorsun, ölüyorsun…
Ve nasıl olduğunu da hiç sezdirmiyor, hiç delil bırakmıyorsun.
Helal olsun!
Sen yenik başladın bu oyuna dedi. İlk, aşkla baktın ona. Oysa tanımalıydın ilk. Önce sıradan biri olarak tanıyıp sonra ‘aşık olabilmeyi’ seçmeliydin.
Aşk çok kördür çünkü. Görmez hiç hataları. Sen gördün mü?
Sadece var olduklarını bildin ve yok saydın! Yanlış mı?
Hak verdim…
Sen dedi tekrar, ona kelebekler açtın içinde, sonra hain bir kürtajla yok etmesine izin verdin. Yetmedi, ölümü onun elleri getirdi diye sövdün, söylendin. Peki niye izin verdin?
O zorlamadı, sen kaybettin!
Kan sızdırmaya başladım yatağa, affet!
Ölüyorum yavaş yavaş…
Kürtajın o puslu kahrıyla, o içli buhranıyla yaşadın bir süre.
Asalaklar gibi ağladın her gece. O, altına kadınları alıp soluğunu kesti, zevkle inledi. Sense adını sayıklayarak sızdın buz kütlesi yatağında her defa.
Nefret bile edemedin, sıradan bile edemedin, ne kadar beceriksizdin…
Kendini bile tanımazken, kalktın, zifiri karanlıklarda onu tanımaya çalıştın. Yüzünde asılı bin maskenin altındaki gerçek yüze ulaşmayı hedef saydın. Aptal! Bak, hep sen kanadın. Onu sıyırıp geçti bu yara –ki o bile fark etmedi.
Sen yok sayıldın…
Fısıldadım diline:
“Küçük gördü beni, çocuk…
Kızım diye sevmedi,
Küçüğüm demedi,
Çocuksun dedi, gitti.
Bu aşk; temelsiz bir apartman gibiydi…”
Avuçlarını açtı, gel dedi, bak kendine. Değil miydin çocuk?
Çocuktum…
Şimdi dedi, büyüdün ya sen, öyle zannediyorsun ya hani. Hayat da sana “intikam” düşlü bir an vaat ediyor ya hani. Al işte, kullan bu vaadi, ispatla büyüdüğünü dedi.
Sustum…
Bak dedi. Ne kadar dönersek dönelim dünyanın bir tarafı arkamızda kalır. Yani tam olmaz hiçbir şey, hep eksiklerle yaşanır. Durduğun yerden baktığında dünyanın tamamını görebiliyor musun sanki? Gözbebeğin kadar hayat.
Çabalama hiç, daha fazlası YOK!
Çok yüz verdin kalbine, kendini adam sandı. Kandaki krallığını kullanarak hükmetti sana gecelerde, kul gibi itaat ettin sende. Onu görmek de cehennemindi senin, hatta en dibi. Nefesin gururu oldu, bakışların kibri. Hoyrat efendiler yarattın. Yaratan sen iken, onların ilk öldürdüğü yine sen oldun…
Onun gelir gibi yapıp seni parçaladığı bu aşkta, seninde bir intikamın olmalı MUTLAKA!
Görme olanları ve korkma. Her şey senden yana artık.
Taktik aynı.
Dön, ateş et ve git!
Hepsi bu…
Çek dedim bir sandalye veya otur istediğin yere, karşıma.
Anlat dedim beni, anlat ki bileyim.
Ben neyim?!..
Sus’ma-sın dedi. Hoyrat bir sus’ma. Ağzını delip geçiyor aslında kelimeler ama sen yine de susturuyorsun acını, ama neden?
Uslu bir tanrı olup soru sormamasını istedim.
Sen dedi, susarak vuruyorsun o adamı farkında değilsin.
Yüzünde gizliyorsun mesela bir silahı ve bakarak deliyorsun gövdesini. Sonra niye uzak diyorsun. Saçma.
Yani dedi, insanlar envai çeşit silah imal ederler, bak bu da saçma.
Sözler vardır, gözler vardır, yüzler vardır, hiç akıllarına getirmezler.
Sen katilsin mesela, hem katil hem maktul olabilir mi insan sorusuna en gerçek örneksin.
Öldürüyorsun, ölüyorsun…
Ve nasıl olduğunu da hiç sezdirmiyor, hiç delil bırakmıyorsun.
Helal olsun!
Sen yenik başladın bu oyuna dedi. İlk, aşkla baktın ona. Oysa tanımalıydın ilk. Önce sıradan biri olarak tanıyıp sonra ‘aşık olabilmeyi’ seçmeliydin.
Aşk çok kördür çünkü. Görmez hiç hataları. Sen gördün mü?
Sadece var olduklarını bildin ve yok saydın! Yanlış mı?
Hak verdim…
Sen dedi tekrar, ona kelebekler açtın içinde, sonra hain bir kürtajla yok etmesine izin verdin. Yetmedi, ölümü onun elleri getirdi diye sövdün, söylendin. Peki niye izin verdin?
O zorlamadı, sen kaybettin!
Kan sızdırmaya başladım yatağa, affet!
Ölüyorum yavaş yavaş…
Kürtajın o puslu kahrıyla, o içli buhranıyla yaşadın bir süre.
Asalaklar gibi ağladın her gece. O, altına kadınları alıp soluğunu kesti, zevkle inledi. Sense adını sayıklayarak sızdın buz kütlesi yatağında her defa.
Nefret bile edemedin, sıradan bile edemedin, ne kadar beceriksizdin…
Kendini bile tanımazken, kalktın, zifiri karanlıklarda onu tanımaya çalıştın. Yüzünde asılı bin maskenin altındaki gerçek yüze ulaşmayı hedef saydın. Aptal! Bak, hep sen kanadın. Onu sıyırıp geçti bu yara –ki o bile fark etmedi.
Sen yok sayıldın…
Fısıldadım diline:
“Küçük gördü beni, çocuk…
Kızım diye sevmedi,
Küçüğüm demedi,
Çocuksun dedi, gitti.
Bu aşk; temelsiz bir apartman gibiydi…”
Avuçlarını açtı, gel dedi, bak kendine. Değil miydin çocuk?
Çocuktum…
Şimdi dedi, büyüdün ya sen, öyle zannediyorsun ya hani. Hayat da sana “intikam” düşlü bir an vaat ediyor ya hani. Al işte, kullan bu vaadi, ispatla büyüdüğünü dedi.
Sustum…
Bak dedi. Ne kadar dönersek dönelim dünyanın bir tarafı arkamızda kalır. Yani tam olmaz hiçbir şey, hep eksiklerle yaşanır. Durduğun yerden baktığında dünyanın tamamını görebiliyor musun sanki? Gözbebeğin kadar hayat.
Çabalama hiç, daha fazlası YOK!
Çok yüz verdin kalbine, kendini adam sandı. Kandaki krallığını kullanarak hükmetti sana gecelerde, kul gibi itaat ettin sende. Onu görmek de cehennemindi senin, hatta en dibi. Nefesin gururu oldu, bakışların kibri. Hoyrat efendiler yarattın. Yaratan sen iken, onların ilk öldürdüğü yine sen oldun…
Onun gelir gibi yapıp seni parçaladığı bu aşkta, seninde bir intikamın olmalı MUTLAKA!
Görme olanları ve korkma. Her şey senden yana artık.
Taktik aynı.
Dön, ateş et ve git!
Hepsi bu…
Totemistik Sanrılar
Tanrının kanatlarıysa eğer gökyüzü, hala bir anne kucağı kadar güvenli sayılabilir elbet.
Yerden yükselen ateşler sizi korkutabilir, ama merak etmeyin, geçicidir.
Siz en iyisi usulca terk edin kalıplarınızı.
Hayatın bir yerde ayağı takılmış, bir yerde başı dönmüş, bir yerde dikkati dağılmış olmalı.
Çünkü herkesin kalıbı bir başkasında saklı.
“Herkes yanlış kalıbın – adamı - .”
Bende bazen çok üzülüyorum biliyor musunuz?
Siz mesela, diyorsunuz ki: “Kendini çok fazla dinleme, kendinle çok fazla kalma.” Ve saire.
Peki madem doğrusu bu, kaçınızın kendinden daha yakın bulduğunu birileri var hayatında?
Hah! Komik olmayın.
Her biriniz şeffaf sanılan kalıp perdelerin arkasına saklanmış insanlarsınız.
Bazılarınızı çok iyi tanıyorum, kusura bakmayın.
Diyorsunuz ya: “Beni deli gibi sevecek birini bulsam hayatımı sonsuza dek onunla geçiririm, başıma taç ederim, yoluna ömrümü sererim.” falan diye.
İşte buna çok gülüyorum.
Siz ne zaman sizi sizden bile çok seven birini görseniz tırsak ahmaklar gibi kaçıyorsunuz.
Siz Hayatı eksik yaşarken, hayatın size tam bağımsızlık verebileceğini nasıl düşünürsünüz?
Bence bu yalanla yaşlanmayın…
En iyi siz bilin diye fısıldıyorum;
Hiçbir zaman tebessümüm mutluluktan, surat asıklığım mutsuzluktan olmadı benim.
Ama siz altında yatan gerçek nedenleri aramadınız.
Gördükleriniz üzerine yorumlar yaptınız, aptalca.
Zamanla geçer dediniz yaralara. Oysa zaman geçiyordu,
Ve geçen zamanın hiçbir – zaman – telafisi olmayacağını unutuyordunuz.
Ben hep “büyük sıçrayışlar için birkaç adım geriye gitmenin zorunluluğu”nu bildim.
Oysa siz “geriye gitmenin gereksiz, anlamsız, saçma, boş olduğunu” düşündünüz.
Sığ suların anlamsızlığında boğulmanızı dilemek isterim en son
Lakin hala merhametim tam.
Siz sadece şunu bilseniz yeterince acıtır:
SAVAŞAN KAYBEDEBİLİR,
SAVAŞMAYANSA ÇOKTAN KAYBETMİŞTİR…
Yerden yükselen ateşler sizi korkutabilir, ama merak etmeyin, geçicidir.
Siz en iyisi usulca terk edin kalıplarınızı.
Hayatın bir yerde ayağı takılmış, bir yerde başı dönmüş, bir yerde dikkati dağılmış olmalı.
Çünkü herkesin kalıbı bir başkasında saklı.
“Herkes yanlış kalıbın – adamı - .”
Bende bazen çok üzülüyorum biliyor musunuz?
Siz mesela, diyorsunuz ki: “Kendini çok fazla dinleme, kendinle çok fazla kalma.” Ve saire.
Peki madem doğrusu bu, kaçınızın kendinden daha yakın bulduğunu birileri var hayatında?
Hah! Komik olmayın.
Her biriniz şeffaf sanılan kalıp perdelerin arkasına saklanmış insanlarsınız.
Bazılarınızı çok iyi tanıyorum, kusura bakmayın.
Diyorsunuz ya: “Beni deli gibi sevecek birini bulsam hayatımı sonsuza dek onunla geçiririm, başıma taç ederim, yoluna ömrümü sererim.” falan diye.
İşte buna çok gülüyorum.
Siz ne zaman sizi sizden bile çok seven birini görseniz tırsak ahmaklar gibi kaçıyorsunuz.
Siz Hayatı eksik yaşarken, hayatın size tam bağımsızlık verebileceğini nasıl düşünürsünüz?
Bence bu yalanla yaşlanmayın…
En iyi siz bilin diye fısıldıyorum;
Hiçbir zaman tebessümüm mutluluktan, surat asıklığım mutsuzluktan olmadı benim.
Ama siz altında yatan gerçek nedenleri aramadınız.
Gördükleriniz üzerine yorumlar yaptınız, aptalca.
Zamanla geçer dediniz yaralara. Oysa zaman geçiyordu,
Ve geçen zamanın hiçbir – zaman – telafisi olmayacağını unutuyordunuz.
Ben hep “büyük sıçrayışlar için birkaç adım geriye gitmenin zorunluluğu”nu bildim.
Oysa siz “geriye gitmenin gereksiz, anlamsız, saçma, boş olduğunu” düşündünüz.
Sığ suların anlamsızlığında boğulmanızı dilemek isterim en son
Lakin hala merhametim tam.
Siz sadece şunu bilseniz yeterince acıtır:
SAVAŞAN KAYBEDEBİLİR,
SAVAŞMAYANSA ÇOKTAN KAYBETMİŞTİR…
Beynimin yorgun odalarında tozlanan anılarına…
Bugün adınız düş, adınız kül,
Bugün günlerden buhran,
Vakit karanlık.
Karanlığa alışık bir ruha ışıkları açmak bombalamaktır yaraları.
Ölümü getiriyorsunuz bana, adım adım.
Adım yok benim, tenim yok.
Kalbim,
Kalbim çürümüş bir sandık.
Üzülmeyin! Bunu siz istemediniz mi?
Hiç düşünmeyin…
Biliyorsunuz siz, kimse unutmak için sevmiyor bir başkasını.
Ama feleğe öyle alengirli bir rol verilmiş ki,
Her sevileni unutulmaya mutlak mahkum.
İtiraza kan, savunmaya kan, boyun eğmeye kan…
Kanayarak mı üzeri örtülüyor bu olanların?
Siz bunları bilin, bilerek sevin hatta.
Her şey sizin eserinizdir çünkü, görüntüleri değişerek bazen.
Bunun bir çözümü yok mu demeyin.
Durarak yaşanmaz hayat, mutlak adım bakidir, nefes durana kadar.
Çözümü yok!
Sağlam durun bir tek.
En sağlam kalıpların bile parçalanmış, yaralanmış yerleri olduğunu bilin,
Ve bilerek dik durun!
Küçük bir iğne ucu yarasıdır önce,
Sonra bıçaklarla kesilen, genişleyen, derinleşen bir şey.
Her eskiyi hatırlamak, her yeniyi eklemek ve hatta her şey büyütür yarayı.
Bir gün o yaranın içine düşmekten korkar hale gelirsiniz.
Ve anlarsınız;
O içine düşmekten korktuğunuz yara boşluğu kadar gerçek başka bir şey daha yoktur.
Bugün günlerden buhran,
Vakit karanlık.
Karanlığa alışık bir ruha ışıkları açmak bombalamaktır yaraları.
Ölümü getiriyorsunuz bana, adım adım.
Adım yok benim, tenim yok.
Kalbim,
Kalbim çürümüş bir sandık.
Üzülmeyin! Bunu siz istemediniz mi?
Hiç düşünmeyin…
Biliyorsunuz siz, kimse unutmak için sevmiyor bir başkasını.
Ama feleğe öyle alengirli bir rol verilmiş ki,
Her sevileni unutulmaya mutlak mahkum.
İtiraza kan, savunmaya kan, boyun eğmeye kan…
Kanayarak mı üzeri örtülüyor bu olanların?
Siz bunları bilin, bilerek sevin hatta.
Her şey sizin eserinizdir çünkü, görüntüleri değişerek bazen.
Bunun bir çözümü yok mu demeyin.
Durarak yaşanmaz hayat, mutlak adım bakidir, nefes durana kadar.
Çözümü yok!
Sağlam durun bir tek.
En sağlam kalıpların bile parçalanmış, yaralanmış yerleri olduğunu bilin,
Ve bilerek dik durun!
Küçük bir iğne ucu yarasıdır önce,
Sonra bıçaklarla kesilen, genişleyen, derinleşen bir şey.
Her eskiyi hatırlamak, her yeniyi eklemek ve hatta her şey büyütür yarayı.
Bir gün o yaranın içine düşmekten korkar hale gelirsiniz.
Ve anlarsınız;
O içine düşmekten korktuğunuz yara boşluğu kadar gerçek başka bir şey daha yoktur.
Takunyadan Düşen Irklar
Tanımadığım insanları özlüyorum bazen, bazen de tanıyamadıklarımı.
Küfrediyorum yaralı bir ceylanın dinine, imanına.
Küfrediyorum zafer sarhoşu bir aslanın kelamına.
Adınızı unutuyorum sık sık, affedin.
Çok küflendi ihtiyar hafızam.
Uslu durun, örtün yaralı kadınları.
Yaraya tuz basılan, ekmeği tuza katık yaptırılan kirli bir mezarlık burası.
Şşşttt!... Nefes dahi almayın.
Cesetlerin teninde yanıyor gece,
Uyandırmayın.
Söz verin sakin olmaya, size bir sır açıklayayım.
Ben en çok bana kendi etimi hediye eden adamları sevdim.
Kendi etiyle gelenler ise zaten baştan kaybedenlerdi,
Onları da tebessümle sakladım.
Siz hep uslu çocuklardınız da, işte ben şirinleri hiç tanımadım.
Kendi ruhumda yandı kendi ateşim,
Kendi tenimi yırtarak büyüdüm.
Ekmeği kana bandım, kalemi kalbe sapladım.
Tanımına argo ekledim yalnızlıkların,
Varlığından bile habersiz bir kayaya deniz taşıdım.
Tuğrasına gem vurdum ‘o’ kokan şehirlerin.
Zordu ya olsun, varlığına kilit vurdum kimliğinde o taşıyan anıların.
Kapatın gözlerinizi sabahlara
Ve bilin
Çıplak kaldı tüm dağların mahremi.
Boş verin sonra,
Noktasını koyun eksik sızıların.
Adına mühür basın, ekvator çizgisinden geçiyorsa acılar.
Bam telini bulun ve ateş edin sadece.
Her oyun gibi bunda da önce vuran kazanıyorsa,
Ateş edin ve gidin usulca.
Kan durur, kan kurur elbet.
Gerçek şudur ki;
Her maktul sadece kendi katiline aşık olur.
Küfrediyorum yaralı bir ceylanın dinine, imanına.
Küfrediyorum zafer sarhoşu bir aslanın kelamına.
Adınızı unutuyorum sık sık, affedin.
Çok küflendi ihtiyar hafızam.
Uslu durun, örtün yaralı kadınları.
Yaraya tuz basılan, ekmeği tuza katık yaptırılan kirli bir mezarlık burası.
Şşşttt!... Nefes dahi almayın.
Cesetlerin teninde yanıyor gece,
Uyandırmayın.
Söz verin sakin olmaya, size bir sır açıklayayım.
Ben en çok bana kendi etimi hediye eden adamları sevdim.
Kendi etiyle gelenler ise zaten baştan kaybedenlerdi,
Onları da tebessümle sakladım.
Siz hep uslu çocuklardınız da, işte ben şirinleri hiç tanımadım.
Kendi ruhumda yandı kendi ateşim,
Kendi tenimi yırtarak büyüdüm.
Ekmeği kana bandım, kalemi kalbe sapladım.
Tanımına argo ekledim yalnızlıkların,
Varlığından bile habersiz bir kayaya deniz taşıdım.
Tuğrasına gem vurdum ‘o’ kokan şehirlerin.
Zordu ya olsun, varlığına kilit vurdum kimliğinde o taşıyan anıların.
Kapatın gözlerinizi sabahlara
Ve bilin
Çıplak kaldı tüm dağların mahremi.
Boş verin sonra,
Noktasını koyun eksik sızıların.
Adına mühür basın, ekvator çizgisinden geçiyorsa acılar.
Bam telini bulun ve ateş edin sadece.
Her oyun gibi bunda da önce vuran kazanıyorsa,
Ateş edin ve gidin usulca.
Kan durur, kan kurur elbet.
Gerçek şudur ki;
Her maktul sadece kendi katiline aşık olur.
Yağmur’lu Araf Günleri
Bugün Pazartesi.
Bir tek Yağmur küs kaldı tanrı babasına.
Onun dışında herkes iyi geçiniyor birbiriyle ve en çok kendisiyle.
Yağmur :
“Kadınlar var.” Dedi. “Kadınlar şehvetli.
Tanrı kadını yaratırken şeytana teslim etmedi mi?
O zaman ağlamayacaksın!” dedi.
“Ağlayacak yüz yoksa karşında,
Aptal gibi ağlamayacaksın olmayana!
Kadere kafa tutmakla boyun eğmek arasında ince bir çizgide durmayacaksın işte. Ya kafa tutmayı bileceksin ya da aciz gibi susup boyun eğeceksin!”
“Her insanın kalbine saplanır aşk,
Her insanın alnından geçer.
Bunun için kimseyi suçlayamazsın.
Doğru mu yanlış mı tartamazsın.”
“Ne yapmalı” dedim, “Yağmur, ne yapmalı?”
“Yetmedi mi?” dedi. “Yetmedi mi bunca kafa tutmaların?
Hayır, katilin olay mahalline geri döndüğünü öğrendik de,
Maktulün katile geri döndüğü nerede görülmüş?”
“Oysa” dedim “Yağmur, oysa
Birbirinden ayrılan kıtalar gibiydik biz.
Bakıldığında puzzle parçaları gibi aynı,
Sadece ayrı.
Ve aslında
Abdestsiz namaz gibiydi bu aşk.
Cami avlusu olmalıydık biz.
Aramıza usulca bırakıla o piç: yaş farkı kundaklı ayrılık.
Oysa sende biliyordun, yaşla başlamıyordu aşk.
Ama yaş’la bitiyordu işte, nedeni bertaraf.
Tek soruyla cehennemi yaşıyorduk bu devirde Yağmur.
Tek soru:
“Giden, kime gitmiştir sizden?”
Cevabı boğaza yumruklar indirirken ya da cevapsızlığı mı demeli,
Gözde beliriyordu ateşler.
Ve nedense hep aynı yerde çıplak kalıyordu insan, aynı yerde çaresiz, savunmasız.
Hep aynı yerde yenik, neden?
Araf burası Yağmur,
Af her zaman makbuldür.
Sorma…
Ben Yağmur; Senin hayat bulduğun tek kabile,
İsimsiz tek dünya,
Kimliksiz tek bünye.
Ben; en kutsal aşkın en korkak ve en yalnız tanrıçası.
Yine de olsun, üzülme,
En azından seni tanıdım…”
Bugün pazartesi.
Ki zaten zamanın bazen yanlış bazen de flu yüzü.
Biraz da belki dünyanın sol yanını taşıyor gibi.
Hangi omuzdan akan kan hangi katile ulaştı ki bu zamana kadar?
Çok küçüğüz biz,
Dünyanın sığdığı yere göre çok küçüğüz.
Oysa geç kalmadık mı?
Kaf Dağı kadar uzaklarda hayat.
Bekledikçe arşınlandı hep mesafeler.
Gel dedikçe kaçan yüzler tanıdık,
Adım attıkça yalnızlaştık.
Yine de ne olursa olsun bir “nasılsın?” demeyi bilmeliydik ya,
Peki katillere “nasılsın?” diye sormak suç muydu?
Suçmuş gibi tutsak edildik.
Neyse,
Bugün, bir tek Yağmur’un tanrı babasına küs kaldığı pazartesi.
Araf günleri.
Islak kalabalıkların güneşi.
Biz iki kişi değildik, sadece adımız intikam ateşi.
Soğuk yenmeli diyeydi zaten kışta yaşamak.
Öyle işte Yağmur.
Neyse. Bugün Pazartesi…
Bir tek Yağmur küs kaldı tanrı babasına.
Onun dışında herkes iyi geçiniyor birbiriyle ve en çok kendisiyle.
Yağmur :
“Kadınlar var.” Dedi. “Kadınlar şehvetli.
Tanrı kadını yaratırken şeytana teslim etmedi mi?
O zaman ağlamayacaksın!” dedi.
“Ağlayacak yüz yoksa karşında,
Aptal gibi ağlamayacaksın olmayana!
Kadere kafa tutmakla boyun eğmek arasında ince bir çizgide durmayacaksın işte. Ya kafa tutmayı bileceksin ya da aciz gibi susup boyun eğeceksin!”
“Her insanın kalbine saplanır aşk,
Her insanın alnından geçer.
Bunun için kimseyi suçlayamazsın.
Doğru mu yanlış mı tartamazsın.”
“Ne yapmalı” dedim, “Yağmur, ne yapmalı?”
“Yetmedi mi?” dedi. “Yetmedi mi bunca kafa tutmaların?
Hayır, katilin olay mahalline geri döndüğünü öğrendik de,
Maktulün katile geri döndüğü nerede görülmüş?”
“Oysa” dedim “Yağmur, oysa
Birbirinden ayrılan kıtalar gibiydik biz.
Bakıldığında puzzle parçaları gibi aynı,
Sadece ayrı.
Ve aslında
Abdestsiz namaz gibiydi bu aşk.
Cami avlusu olmalıydık biz.
Aramıza usulca bırakıla o piç: yaş farkı kundaklı ayrılık.
Oysa sende biliyordun, yaşla başlamıyordu aşk.
Ama yaş’la bitiyordu işte, nedeni bertaraf.
Tek soruyla cehennemi yaşıyorduk bu devirde Yağmur.
Tek soru:
“Giden, kime gitmiştir sizden?”
Cevabı boğaza yumruklar indirirken ya da cevapsızlığı mı demeli,
Gözde beliriyordu ateşler.
Ve nedense hep aynı yerde çıplak kalıyordu insan, aynı yerde çaresiz, savunmasız.
Hep aynı yerde yenik, neden?
Araf burası Yağmur,
Af her zaman makbuldür.
Sorma…
Ben Yağmur; Senin hayat bulduğun tek kabile,
İsimsiz tek dünya,
Kimliksiz tek bünye.
Ben; en kutsal aşkın en korkak ve en yalnız tanrıçası.
Yine de olsun, üzülme,
En azından seni tanıdım…”
Bugün pazartesi.
Ki zaten zamanın bazen yanlış bazen de flu yüzü.
Biraz da belki dünyanın sol yanını taşıyor gibi.
Hangi omuzdan akan kan hangi katile ulaştı ki bu zamana kadar?
Çok küçüğüz biz,
Dünyanın sığdığı yere göre çok küçüğüz.
Oysa geç kalmadık mı?
Kaf Dağı kadar uzaklarda hayat.
Bekledikçe arşınlandı hep mesafeler.
Gel dedikçe kaçan yüzler tanıdık,
Adım attıkça yalnızlaştık.
Yine de ne olursa olsun bir “nasılsın?” demeyi bilmeliydik ya,
Peki katillere “nasılsın?” diye sormak suç muydu?
Suçmuş gibi tutsak edildik.
Neyse,
Bugün, bir tek Yağmur’un tanrı babasına küs kaldığı pazartesi.
Araf günleri.
Islak kalabalıkların güneşi.
Biz iki kişi değildik, sadece adımız intikam ateşi.
Soğuk yenmeli diyeydi zaten kışta yaşamak.
Öyle işte Yağmur.
Neyse. Bugün Pazartesi…
3 Haziran 2011 Cuma
Sahtebirkimliklevarolmayıseçenkorkakveaptalyağmurtanesiolmayıseçmekbenimisteğimdışındataşındıvarlığıma.
Kimsesiz geldi yanıma ve bir o kadar hissiz.
Kanama öncesiydi, kanatma evresi.
Tanrı buyruk verdiğinden beri;
“Yalnız kadınlar kanamayı bilmeli!”
Bazen sessizlik en gerçek ve en uzun konuşmalardır.
Konuşmak bundan sonra bir ehemmiyet taşımaz.
Ki çıplak olur sessizlik, acımasız bir utancı yüze çarpar gibi.
Öğrendim; tanıdığım bütün iyi insanlar terk etti.
Terk edilenler ise gemiyi en önce terk etmeyi unutan aptal farelerdi.
Karşıma oturan suskun bir puttan öte değildi.
Oysa “kalp ahmak bir zanlıdır” bilinir ki.
Yine de başımı ateşine yas’ladım.
Ne zaman beni uyutmaya kalksa yabancı bir nefes tanıdım.
Yine de o ateşe sığınarak ağladım.
“Uyu” dedi kan tadıyla yoğrulan o ses.
Ses ki asırlardır kelimeleri unutmuş.
Kasıklarıma saplanan kurşunlara bile yük oldum.
Uyudum.
Sol göğsüme dokundu bir el. (iyi bir heykeltıraşın her çeşit bedeni tanıyan eli)
Nefesimi yuttum.
Ölüyle temasa geçen bir medyum gibi,
Bir ruhbaz gibi,
Kesik kesik,
Konuşmayı deneyen bir mumya gibi…
- “Tanrı sularında yıkamaya çalıştığın bir karanfildi benim adım.
Adım bile “kara” sıfatını taşıyordu.
Her rengi asaletle taşıyan bir ebemkuşağına
Sonsuz karanlık salmak. . .
|haddimi de alıp kaçtım.|
Ben ödenecek hiçbir bedelden korkmadım,
Yine de peygamber olarak yaratılmadım,
Gitmek kırmızıya boyadıysa her şeyi,
Affet!
Ah! Ne durmak bilmez bir aptalsın.
Kanatmaya çalıştığın benim kalbim.
Unut bunu!
Uslan artık yalvarırım,
Çünkü dedi, sadece “insanların” kalbi kanar.
Bense hayvan sıfatını bile kendime yakıştıramam.
Yalnız uyumaya alış,
Sessiz kalmalara alış,
Yokluğuma alış,
Alış buna…”
Lisanı aksak bir yalnızlığı evlat edindim.
Muhalefet değilim erken sönen aydınlıklara,
Ya da erken biten aşklara.
Ama bilmiyorsun.uz katran temizlenmeyi nasıl unutur,
Yara kabuk bağlamayı nasıl unutur, bilmiyorsun.uz.
İnsanın içinde insan büyür mü hiç sormadım.
Ama insan içinde çok şey büyütebiliyormuş,
Anladım.
Ve ben:
Geniş ülkelerin en dar zamanlarını tanıdığımdan beri yalnızım.
Kafiyesini unutuyorum suskunlukların.
Paslı şarap tadı kalıyor adından geriye.
Adın: pelesenk.
Adın: lal.
En tanıdık halin bu sessizliğin,
Ah benim hasta ruhlu sevgilim
Hani dedin ya “Alış buna” diye,
Affet. Bir harfi yanlış anlamışım,
Ben en çok sana alışmışım…
Kanama öncesiydi, kanatma evresi.
Tanrı buyruk verdiğinden beri;
“Yalnız kadınlar kanamayı bilmeli!”
Bazen sessizlik en gerçek ve en uzun konuşmalardır.
Konuşmak bundan sonra bir ehemmiyet taşımaz.
Ki çıplak olur sessizlik, acımasız bir utancı yüze çarpar gibi.
Öğrendim; tanıdığım bütün iyi insanlar terk etti.
Terk edilenler ise gemiyi en önce terk etmeyi unutan aptal farelerdi.
Karşıma oturan suskun bir puttan öte değildi.
Oysa “kalp ahmak bir zanlıdır” bilinir ki.
Yine de başımı ateşine yas’ladım.
Ne zaman beni uyutmaya kalksa yabancı bir nefes tanıdım.
Yine de o ateşe sığınarak ağladım.
“Uyu” dedi kan tadıyla yoğrulan o ses.
Ses ki asırlardır kelimeleri unutmuş.
Kasıklarıma saplanan kurşunlara bile yük oldum.
Uyudum.
Sol göğsüme dokundu bir el. (iyi bir heykeltıraşın her çeşit bedeni tanıyan eli)
Nefesimi yuttum.
Ölüyle temasa geçen bir medyum gibi,
Bir ruhbaz gibi,
Kesik kesik,
Konuşmayı deneyen bir mumya gibi…
- “Tanrı sularında yıkamaya çalıştığın bir karanfildi benim adım.
Adım bile “kara” sıfatını taşıyordu.
Her rengi asaletle taşıyan bir ebemkuşağına
Sonsuz karanlık salmak. . .
|haddimi de alıp kaçtım.|
Ben ödenecek hiçbir bedelden korkmadım,
Yine de peygamber olarak yaratılmadım,
Gitmek kırmızıya boyadıysa her şeyi,
Affet!
Ah! Ne durmak bilmez bir aptalsın.
Kanatmaya çalıştığın benim kalbim.
Unut bunu!
Uslan artık yalvarırım,
Çünkü dedi, sadece “insanların” kalbi kanar.
Bense hayvan sıfatını bile kendime yakıştıramam.
Yalnız uyumaya alış,
Sessiz kalmalara alış,
Yokluğuma alış,
Alış buna…”
Lisanı aksak bir yalnızlığı evlat edindim.
Muhalefet değilim erken sönen aydınlıklara,
Ya da erken biten aşklara.
Ama bilmiyorsun.uz katran temizlenmeyi nasıl unutur,
Yara kabuk bağlamayı nasıl unutur, bilmiyorsun.uz.
İnsanın içinde insan büyür mü hiç sormadım.
Ama insan içinde çok şey büyütebiliyormuş,
Anladım.
Ve ben:
Geniş ülkelerin en dar zamanlarını tanıdığımdan beri yalnızım.
Kafiyesini unutuyorum suskunlukların.
Paslı şarap tadı kalıyor adından geriye.
Adın: pelesenk.
Adın: lal.
En tanıdık halin bu sessizliğin,
Ah benim hasta ruhlu sevgilim
Hani dedin ya “Alış buna” diye,
Affet. Bir harfi yanlış anlamışım,
Ben en çok sana alışmışım…
Kıble’nin İhaneti
“Beni aldattın!” dedim, nefesi nefesime varmaya ant içmişken.
Durdurmak istedim etrafa saçılmış, kanayan yaraları.
Geri çekti yağmur kendini,
Kanayan aslında kalbi delik, sahte bir denizciydi.
- “Siz kadınlar” dedi, “ hep böyle değil misiniz?
Terk edildiğinizde elinden oyuncağı alınmış çocuk hırsına bürünmez misiniz?
Dünyanın tüm oyuncaklarını verseler size, yine de o zorla alınan oyuncağı istemez misiniz?”
“İnsan doğası bu değil mi? “ dedim.
“Her insan kendinden zorla alınan herhangi bir şeyi geri alana kadar her türlü şeytanlığa girmez mi?
Elde edip de hevesini aldıktan sonra fırlatıp gitmez mi?”
| Kumar oynadık tanrının değerleriyle.
Aslında bakarsan hayat hepimize yönlendirilen bir küfürdü,
Bazılarımız umursamazken bazılarımız gurur meselesi yaptı.
Üçlü oyundu belki de,
Yar, yara ve yaratan.
Bazen de sonradan eklenen çelimsiz şeytan.
Ten değiştirse de, boyut değiştirse de hep aynı.
Bir de; en arkadan en önü görme ihtimaliyle. |
İntikam kelimesinin bize bahşedilen iki farklı anlamını, yolun iki zıt yönünden son sürat gelen arabalar gibi çarpıştırdık.
Aylardır süregelen arama – kurtarma çalışmaları halen devam etmekte.
Asırlar sonra bulunması muhtemel bir arkeolojik olay gibi.
Cahil dönemim, buluğ çağım.
Tehdit et kalbimi, yara’n düşük yapsın.
Boynuma çizdiğin iz’in sonsuz yalnızlığımdır.
Ki ellerini ağda ile çekmediler mi tenimden?
Tenim şimdi buz.
Tabi tenin altında üşüyen et midir, ruh mudur bilmem.
Sen söyle…
- “ Ah benim gençliğim, en asi, en heyecanlı, en korkak yanım.
Ben bunları kaybettim.
Sana anlatmaya çalıştığım da buydu. Eksiğim.
Bile bile geldiğin yolunum senin.
Baştan dönmeliydin!”
“ Sana dedim hoyratlığım,
Tenim benden bile geçerdi geçseydi senden.
Ah, birkaç parmak izinden öte ne kaldı?
Cezam kesildiğinden beridir yokluğumla varlığım bir.
Kendi içimde başkasına emanet ettim beni.
“Ve” dedi tanrı, “Evet. Her geceyi sabaha kavuşturana dek beklemek senin görevin!”
‘Nöbetim ömrüm olsun tanrım, yeter ki sesi duyulsun.’
Duyulmadı …
Beni olgunlaştırdın, büyüttün, susturdun, durdurdun. Kutlarım.
Birazdan ölecekmiş gibi yaşamayı bile öğrettin de bir şükretmeyi öğretemedin.
Bir de gelmeyi öğrenemedin be.
-“ Ah’ın yeminim olsun, ömür boyu yanımda dursun da,
Sen git!”
“İki dağı tapınak olarak gören, hiç yorulmadan, dinlenmeden defalarca gidip gelen…
İntikamını ör saçlarına.
Ahmaksın sen!
Ama göremiyorum işte gözümdeki yüzünden,
Anlamıyorum, uyuşturduğun zihnimden.
Ne yaparsan yap, yok, gidilmiyor senden…
Durdurmak istedim etrafa saçılmış, kanayan yaraları.
Geri çekti yağmur kendini,
Kanayan aslında kalbi delik, sahte bir denizciydi.
- “Siz kadınlar” dedi, “ hep böyle değil misiniz?
Terk edildiğinizde elinden oyuncağı alınmış çocuk hırsına bürünmez misiniz?
Dünyanın tüm oyuncaklarını verseler size, yine de o zorla alınan oyuncağı istemez misiniz?”
“İnsan doğası bu değil mi? “ dedim.
“Her insan kendinden zorla alınan herhangi bir şeyi geri alana kadar her türlü şeytanlığa girmez mi?
Elde edip de hevesini aldıktan sonra fırlatıp gitmez mi?”
| Kumar oynadık tanrının değerleriyle.
Aslında bakarsan hayat hepimize yönlendirilen bir küfürdü,
Bazılarımız umursamazken bazılarımız gurur meselesi yaptı.
Üçlü oyundu belki de,
Yar, yara ve yaratan.
Bazen de sonradan eklenen çelimsiz şeytan.
Ten değiştirse de, boyut değiştirse de hep aynı.
Bir de; en arkadan en önü görme ihtimaliyle. |
İntikam kelimesinin bize bahşedilen iki farklı anlamını, yolun iki zıt yönünden son sürat gelen arabalar gibi çarpıştırdık.
Aylardır süregelen arama – kurtarma çalışmaları halen devam etmekte.
Asırlar sonra bulunması muhtemel bir arkeolojik olay gibi.
Cahil dönemim, buluğ çağım.
Tehdit et kalbimi, yara’n düşük yapsın.
Boynuma çizdiğin iz’in sonsuz yalnızlığımdır.
Ki ellerini ağda ile çekmediler mi tenimden?
Tenim şimdi buz.
Tabi tenin altında üşüyen et midir, ruh mudur bilmem.
Sen söyle…
- “ Ah benim gençliğim, en asi, en heyecanlı, en korkak yanım.
Ben bunları kaybettim.
Sana anlatmaya çalıştığım da buydu. Eksiğim.
Bile bile geldiğin yolunum senin.
Baştan dönmeliydin!”
“ Sana dedim hoyratlığım,
Tenim benden bile geçerdi geçseydi senden.
Ah, birkaç parmak izinden öte ne kaldı?
Cezam kesildiğinden beridir yokluğumla varlığım bir.
Kendi içimde başkasına emanet ettim beni.
“Ve” dedi tanrı, “Evet. Her geceyi sabaha kavuşturana dek beklemek senin görevin!”
‘Nöbetim ömrüm olsun tanrım, yeter ki sesi duyulsun.’
Duyulmadı …
Beni olgunlaştırdın, büyüttün, susturdun, durdurdun. Kutlarım.
Birazdan ölecekmiş gibi yaşamayı bile öğrettin de bir şükretmeyi öğretemedin.
Bir de gelmeyi öğrenemedin be.
-“ Ah’ın yeminim olsun, ömür boyu yanımda dursun da,
Sen git!”
“İki dağı tapınak olarak gören, hiç yorulmadan, dinlenmeden defalarca gidip gelen…
İntikamını ör saçlarına.
Ahmaksın sen!
Ama göremiyorum işte gözümdeki yüzünden,
Anlamıyorum, uyuşturduğun zihnimden.
Ne yaparsan yap, yok, gidilmiyor senden…
Katli Diyarın Uygunsuz Adımları
Her gece varlığı ispatlanamayan bir celladın bir cumhuriyet devirdiğine şahit oluyorum uzun zamandır. Aynaya bakıyorum, içimde pusuyan yalnızlığa. “Kimsin ki sen?” diyor içimden çıkıp benimle yüzleşen bir ben. Aynaya sır oluyorum. Kendimi kırıp döküyorum en çok. Katilime soruyorum takıntıları, saplantıları. Her soruda bir bıçak yarası alıyorum. Yine de yılmıyorum ama. Sabah oluyor ansızın, kan tükeniyor, nefes doğuyor. Güneşe şükreden melekleri selamlıyorum.
Bir yaram var, biliyorum. Bir diyorum çünkü, hepsi aynı. Bilmenin bilincinde, bilmenin hazzını keşfediyorum. Lakin ona sarılamıyorum, sahiplenemiyorum. Kendi farem oluyorum sonra, kendimden korkup kendimi zehirliyorum. Uyanıyorum hemen. Deniz doğuran martıların özgür kanatlarını okşuyorum önce. Geceleyip sabahlarca, gri bir kente yudumluyorum susuz çayımı sonra. Umutla kanıyorum sokaklara. Beynimi yere vura vura yürüyorum ve usul usul. Yollara döküldüğünü görüyorum onlarca vurgun yiyen mehtabın. Umutla hüzünlenen ceninleri selamlıyorum.
Yıldızlar yaşamaktan yaşlanmış öfkeler savuruyor hücrelerime. Meteorlara şefkat sunuyorum. Mutluluğu giyotinleyen saatler tanıyorum. Tarih Kızılırmak’tan akıyor. Kanlanıyorum. Kime yağıyor yetim ağıtlar? Kimi kutsallaştırıyor bu günah dolu nehirler sahi?
Ben… Ben size bırakıyorum, kanla karışık dökülen savunmasız yağmurları.
Huzurla ölen kalpazanları selamlıyorum.
Aslında ben her gece size dua ediyorum. Özgür bırakın ruhumu diye. Çok yalnız bırakıyorsunuz sokak çocuklarını. Çok geç kalıyorsunuz hayata ve çok yüzeysel yaşıyorsunuz her şeyi. İnanın bana. Anlam kattığınız her ne varsa daha da anlamsızlaşıyor sayenizde.
Rüyalarınızı katleden günahlarınızı selamlıyorum.
Merak etmeyin. Bir fincan kahveden aldığınız haz kadar o ‘her şey’. Ve korkmayın, 40 yıl hatrı da yok o ‘hiçbir şey’in.
Biliyor musunuz? Sınırlarını sizin çizdiğiniz bu oyunda sınırların dışına çıkma aptallığına düşüp kendinizi eziyorsunuz. Aşkı siz sahipsizleştiriyorsunuz. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Adem ile Havva’yı nasıl unutuyorsunuz mesela? Sonra “aşk yok!” deyip ahkam kesiyorsunuz. Fosil bile olsa en küçük aşk kırıntısında hemen hiddetleniyorsunuz. Nasıl bu kadar çelişebiliyorsunuz?
Çarpık güvenlerinizi, sınırsız yüzlerinizi selamlıyorum.
Görüyor musunuz? Göğsümden sızan ışık önümü aydınlatıyor. Yine de hep en karanlıklarda ‘ben’ yürüyorum. Size kitlesel yalnızlıklar hediye ediyorum. Sizi umursuyor, size üzülüyorum. Yorgun düşlerinizi hapsettiğiniz zindanlar bile size ihanet ediyor. Siz yine de en büyük kötülüğü dahi iyilikle taçlandırıyorsunuz. Biliyorum. Siz cenneti bulmak için günahlar işliyorsunuz. Doğrusu bu sanıyorsunuz ve kimse size asıl doğruyu anlatmıyor. Yaralanıyorsunuz mesela, kimse umursamıyor. Kendi yaranızı kendiniz iyileştiriyor, kendi acınızdan kendi şeytanlarınızı yaratıyorsunuz. Acımasızlık yarışı yapıyorsunuz sonra.
Ama size kızmıyorum.
Acıyorum…
Sessizce uzanıyorum kalplerinize siz uyurken ve katledilmiş iyiliklerinizi selamlıyorum…
Bir yaram var, biliyorum. Bir diyorum çünkü, hepsi aynı. Bilmenin bilincinde, bilmenin hazzını keşfediyorum. Lakin ona sarılamıyorum, sahiplenemiyorum. Kendi farem oluyorum sonra, kendimden korkup kendimi zehirliyorum. Uyanıyorum hemen. Deniz doğuran martıların özgür kanatlarını okşuyorum önce. Geceleyip sabahlarca, gri bir kente yudumluyorum susuz çayımı sonra. Umutla kanıyorum sokaklara. Beynimi yere vura vura yürüyorum ve usul usul. Yollara döküldüğünü görüyorum onlarca vurgun yiyen mehtabın. Umutla hüzünlenen ceninleri selamlıyorum.
Yıldızlar yaşamaktan yaşlanmış öfkeler savuruyor hücrelerime. Meteorlara şefkat sunuyorum. Mutluluğu giyotinleyen saatler tanıyorum. Tarih Kızılırmak’tan akıyor. Kanlanıyorum. Kime yağıyor yetim ağıtlar? Kimi kutsallaştırıyor bu günah dolu nehirler sahi?
Ben… Ben size bırakıyorum, kanla karışık dökülen savunmasız yağmurları.
Huzurla ölen kalpazanları selamlıyorum.
Aslında ben her gece size dua ediyorum. Özgür bırakın ruhumu diye. Çok yalnız bırakıyorsunuz sokak çocuklarını. Çok geç kalıyorsunuz hayata ve çok yüzeysel yaşıyorsunuz her şeyi. İnanın bana. Anlam kattığınız her ne varsa daha da anlamsızlaşıyor sayenizde.
Rüyalarınızı katleden günahlarınızı selamlıyorum.
Merak etmeyin. Bir fincan kahveden aldığınız haz kadar o ‘her şey’. Ve korkmayın, 40 yıl hatrı da yok o ‘hiçbir şey’in.
Biliyor musunuz? Sınırlarını sizin çizdiğiniz bu oyunda sınırların dışına çıkma aptallığına düşüp kendinizi eziyorsunuz. Aşkı siz sahipsizleştiriyorsunuz. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Adem ile Havva’yı nasıl unutuyorsunuz mesela? Sonra “aşk yok!” deyip ahkam kesiyorsunuz. Fosil bile olsa en küçük aşk kırıntısında hemen hiddetleniyorsunuz. Nasıl bu kadar çelişebiliyorsunuz?
Çarpık güvenlerinizi, sınırsız yüzlerinizi selamlıyorum.
Görüyor musunuz? Göğsümden sızan ışık önümü aydınlatıyor. Yine de hep en karanlıklarda ‘ben’ yürüyorum. Size kitlesel yalnızlıklar hediye ediyorum. Sizi umursuyor, size üzülüyorum. Yorgun düşlerinizi hapsettiğiniz zindanlar bile size ihanet ediyor. Siz yine de en büyük kötülüğü dahi iyilikle taçlandırıyorsunuz. Biliyorum. Siz cenneti bulmak için günahlar işliyorsunuz. Doğrusu bu sanıyorsunuz ve kimse size asıl doğruyu anlatmıyor. Yaralanıyorsunuz mesela, kimse umursamıyor. Kendi yaranızı kendiniz iyileştiriyor, kendi acınızdan kendi şeytanlarınızı yaratıyorsunuz. Acımasızlık yarışı yapıyorsunuz sonra.
Ama size kızmıyorum.
Acıyorum…
Sessizce uzanıyorum kalplerinize siz uyurken ve katledilmiş iyiliklerinizi selamlıyorum…
Peygamberin Sesi
“Uyan!” dedi.
“Bu yol korkunun yolu değil.”
İçimdeki peygamber fiiliyatını öyle salmış ki sürekli vahiy gönderiyor tanrısı,
Sürekli vaazlar veriyor,
İçimin odaları bir tarikat sahası gibi,
Ve biliyorum, şeytanı cezp ediyor,
Günahları artıyor.
“Katledin birbirinizi!
Sadece ten öldürerek katil olunmaz biliniz ki.
Katledin ama kalplerinizi.
Masum çocuklarınızı hunharca katleder gibi,
Oluk oluk kanatın!
Akan kanların sıcaklığını,
Verdiği o inanılmaz hazzı hissedin.
Emin olun;
Hiçbir şey, hatta en büyük zevklerin doruk noktaları bile size bu kadar tat vermeyecek.” dedi.
Hayat: sürü psikolojisi, kalabalıklarda yalnızlık açlığı, yalnızlıklarda kalabalıklara özlem.
Sürekli büyüyen bir ütopya, bir bilim kurgu sahnesi.
Bilirsiniz ki siz hiçbir zaman hayatın merkezi konumuna varmadınız.
Ama herkesin içinde bir nirvana sınırı vardı ve o sınıra varmanın doyumsuz açlığı.
Bilinçsizce büyüyen bir egoistlik hissiyatı ve çürümeye mahkum et yığınlarını bir gezegen mahiyetinde büyütüp o gezegenin hakimi sanma arzusu.
Arzular ise her firavunun kıyamet noktası.
Eğer kör bilinç ameliyatla sağlığına kavuşsaydı ve varlığın hücre boyutundaki küçüklüğünü görseydi, o birçok et yığını kendini, kendi çürümesine mahkum ederdi.
Lakin kör. Köre bilmediğini anlatamazsın.
Varlığını tanırsın, birileri gelir ruhunu okşar, imparatorluğunu tanırsın.
Peki hepsinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlasan,
Kime kurtarıcı olarak sığınırsın?
İşte hayat buradan başlıyor.
Eğer bir gün gerçeği görme riskin varsa,
En azından bir kişi bırak hayatında, tüm iyiliğinle yoğurduğun.
Sığınacağı bir dalı kalmayan kuş en fazla kendi ölümüne kadar kanat çırpabilir.
Ve hiç değilse içindeki peygamberin iyi yanını tanı.
Boşlukları dolduran o ilahi sesi olmasaydı delirmenin tam tanımı senin düşüncenden başlayabilirdi.
O ilah ses hem seni deli eden hem de seni delilikten koruyan yegane varlık-cık.
-
İçimde kaç kişi taşıdığımı bilmiyorum
Ki onlara kişi de denmez aslında hepsi benim düşüncelerim ve düşünce kişileşmez.
Ama bir gezegeni dolduracak kadar çok olma ihtimalleri büyük.
Benim peygamberim ise onlara ‘Uyan’ emri veriyor.
Ve sonra şeytanın sesini duyuyoruz, esirlerine 'Kanat' emri verirken.
Varlığın her alanında birileri ve bir şeyler sürekli vahiyler gönderirken
Nasıl kendi tanımını yaratır ki insan?
Olasılık kabiliyeti düşük ihtimal.
Kendi kendini sünnet etme durumuna zorla ulaştırılmış bir çocukluk evresi bu.
Bilirsiniz işte bazılarının eli daha yatkın olur.
Diğerleri ise abesle iştigal,
Yalnızlıkla iştigal,
Ölümle iştigal ve saire.
“Bu yol korkunun yolu değil.”
İçimdeki peygamber fiiliyatını öyle salmış ki sürekli vahiy gönderiyor tanrısı,
Sürekli vaazlar veriyor,
İçimin odaları bir tarikat sahası gibi,
Ve biliyorum, şeytanı cezp ediyor,
Günahları artıyor.
“Katledin birbirinizi!
Sadece ten öldürerek katil olunmaz biliniz ki.
Katledin ama kalplerinizi.
Masum çocuklarınızı hunharca katleder gibi,
Oluk oluk kanatın!
Akan kanların sıcaklığını,
Verdiği o inanılmaz hazzı hissedin.
Emin olun;
Hiçbir şey, hatta en büyük zevklerin doruk noktaları bile size bu kadar tat vermeyecek.” dedi.
Hayat: sürü psikolojisi, kalabalıklarda yalnızlık açlığı, yalnızlıklarda kalabalıklara özlem.
Sürekli büyüyen bir ütopya, bir bilim kurgu sahnesi.
Bilirsiniz ki siz hiçbir zaman hayatın merkezi konumuna varmadınız.
Ama herkesin içinde bir nirvana sınırı vardı ve o sınıra varmanın doyumsuz açlığı.
Bilinçsizce büyüyen bir egoistlik hissiyatı ve çürümeye mahkum et yığınlarını bir gezegen mahiyetinde büyütüp o gezegenin hakimi sanma arzusu.
Arzular ise her firavunun kıyamet noktası.
Eğer kör bilinç ameliyatla sağlığına kavuşsaydı ve varlığın hücre boyutundaki küçüklüğünü görseydi, o birçok et yığını kendini, kendi çürümesine mahkum ederdi.
Lakin kör. Köre bilmediğini anlatamazsın.
Varlığını tanırsın, birileri gelir ruhunu okşar, imparatorluğunu tanırsın.
Peki hepsinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlasan,
Kime kurtarıcı olarak sığınırsın?
İşte hayat buradan başlıyor.
Eğer bir gün gerçeği görme riskin varsa,
En azından bir kişi bırak hayatında, tüm iyiliğinle yoğurduğun.
Sığınacağı bir dalı kalmayan kuş en fazla kendi ölümüne kadar kanat çırpabilir.
Ve hiç değilse içindeki peygamberin iyi yanını tanı.
Boşlukları dolduran o ilahi sesi olmasaydı delirmenin tam tanımı senin düşüncenden başlayabilirdi.
O ilah ses hem seni deli eden hem de seni delilikten koruyan yegane varlık-cık.
-
İçimde kaç kişi taşıdığımı bilmiyorum
Ki onlara kişi de denmez aslında hepsi benim düşüncelerim ve düşünce kişileşmez.
Ama bir gezegeni dolduracak kadar çok olma ihtimalleri büyük.
Benim peygamberim ise onlara ‘Uyan’ emri veriyor.
Ve sonra şeytanın sesini duyuyoruz, esirlerine 'Kanat' emri verirken.
Varlığın her alanında birileri ve bir şeyler sürekli vahiyler gönderirken
Nasıl kendi tanımını yaratır ki insan?
Olasılık kabiliyeti düşük ihtimal.
Kendi kendini sünnet etme durumuna zorla ulaştırılmış bir çocukluk evresi bu.
Bilirsiniz işte bazılarının eli daha yatkın olur.
Diğerleri ise abesle iştigal,
Yalnızlıkla iştigal,
Ölümle iştigal ve saire.
Vaaz : Vadesi Dolmuş Bir Kalbin Arafa Gönderilmesi
Hiçbir zaman kendime yediremeyeceğim sessizliklerim oldu senle.
İki derviş buldum hep bedenimde, inanılmaz uçurumlarım oldu.
Biri dedi ki “Susma. Ney bile hasretliğini söyler ki kamıştandır. Sen ete kemiğe bürünmüş insanoğlu, sen aşık, sen yara. Susma!
Öbürü ise “Dur!” dedi. “Dur, bekle! Elinden geleni yaptığına inan. Sabrın acısını tanı. Meyvesi kaf dağında dahi olsa sana onu bulmak yazılıysa, duramazsın. Ama şimdi dur. Soluklanmak her yaraya pansumandır.”
Gözlerime indirdiğim ‘sen’ perdesini siyaha boyadım.
Yeni sesler duydum, onlara yaklaştım.
Kör gözle tanıdık bir mutluluk aradım.
Ama biliyordum içim bir boşluk. (boşluksa dolmaz.)
Ve o boşluk hiçbir his taşımayacak. (sadece sesler yankılanabilir en fazla)
Yankıları dinledim.
Her gece bir cellat kimliğine büründü varlığın.
Dedin ki “ Aşığın başını vurmak nerede görülmüş, kalp onun varlık sahası.”
Her gece bir cellada bıraktım kalbimi.
Her gece bir katile.
Kanımı içtiklerimi gördüm gizlice. (Çok kan vardı.)
Ağlamadım.
Tanrı beni dünyayı mahvetmemden korkarmış gibi arafa fırlattı.
O dahil kimse görmüyor artık, kimse bilmiyor.
Çünkü çocukluğumdan kalan tek inanç ‘onun merhametli’ olmasıydı.
Dedim ki; “Görse, merhametle bakardı. Görse susmaz, görse durmazdı.”
İnandım.
Oysa o tanrıya hep sormak istedim. “Anne rahminde – yeniden – yer var mı?”
Hiçbir şey tarafından kabul görmediğim bu noktada durmanın bir anlamı yoktu çünkü.
Arafsa karanlık, yalnızlık, uçsuz bucaksızlık…
İçim, dışıma kadar taşan bir yaraydı, bir gerçek, bir acı.
Sonra o kadar kapandım ki şimdi her bakanın tek gördüğü bir beden.
Vadesi dolmuş bir kalbin Arafa gönderilmesi vaazına inandım.
Eğer tanrı varsa, kudreti varsa, Araf yanar.
Ve bilirim ki anne rahmi yeniden doğuşu tadar.
Peki büründüğü kimlikle övünen varlık;
“Her yaranın bir sebebi, her günahın bir bedeli olmaz mı?”
…
Ah bu sessizlik…
Pervaneyi muma yaktıran,
Kalbi Araflara salan o ilahi güç.
Adaletin varsa,
Adalet kavramı sende başladıysa,
Hadi, meydan senin.
Erlere meydan yaraşır.
İki derviş buldum hep bedenimde, inanılmaz uçurumlarım oldu.
Biri dedi ki “Susma. Ney bile hasretliğini söyler ki kamıştandır. Sen ete kemiğe bürünmüş insanoğlu, sen aşık, sen yara. Susma!
Öbürü ise “Dur!” dedi. “Dur, bekle! Elinden geleni yaptığına inan. Sabrın acısını tanı. Meyvesi kaf dağında dahi olsa sana onu bulmak yazılıysa, duramazsın. Ama şimdi dur. Soluklanmak her yaraya pansumandır.”
Gözlerime indirdiğim ‘sen’ perdesini siyaha boyadım.
Yeni sesler duydum, onlara yaklaştım.
Kör gözle tanıdık bir mutluluk aradım.
Ama biliyordum içim bir boşluk. (boşluksa dolmaz.)
Ve o boşluk hiçbir his taşımayacak. (sadece sesler yankılanabilir en fazla)
Yankıları dinledim.
Her gece bir cellat kimliğine büründü varlığın.
Dedin ki “ Aşığın başını vurmak nerede görülmüş, kalp onun varlık sahası.”
Her gece bir cellada bıraktım kalbimi.
Her gece bir katile.
Kanımı içtiklerimi gördüm gizlice. (Çok kan vardı.)
Ağlamadım.
Tanrı beni dünyayı mahvetmemden korkarmış gibi arafa fırlattı.
O dahil kimse görmüyor artık, kimse bilmiyor.
Çünkü çocukluğumdan kalan tek inanç ‘onun merhametli’ olmasıydı.
Dedim ki; “Görse, merhametle bakardı. Görse susmaz, görse durmazdı.”
İnandım.
Oysa o tanrıya hep sormak istedim. “Anne rahminde – yeniden – yer var mı?”
Hiçbir şey tarafından kabul görmediğim bu noktada durmanın bir anlamı yoktu çünkü.
Arafsa karanlık, yalnızlık, uçsuz bucaksızlık…
İçim, dışıma kadar taşan bir yaraydı, bir gerçek, bir acı.
Sonra o kadar kapandım ki şimdi her bakanın tek gördüğü bir beden.
Vadesi dolmuş bir kalbin Arafa gönderilmesi vaazına inandım.
Eğer tanrı varsa, kudreti varsa, Araf yanar.
Ve bilirim ki anne rahmi yeniden doğuşu tadar.
Peki büründüğü kimlikle övünen varlık;
“Her yaranın bir sebebi, her günahın bir bedeli olmaz mı?”
…
Ah bu sessizlik…
Pervaneyi muma yaktıran,
Kalbi Araflara salan o ilahi güç.
Adaletin varsa,
Adalet kavramı sende başladıysa,
Hadi, meydan senin.
Erlere meydan yaraşır.
Katilin Sesi
Kaç kadını daha boğdu erkene alınmış gece nöbetleri bilmem.
Yorgundum ben ve uykusuz yara kabukları vardı herkesten.
“Tanrı” dedi sonra usulca, “Sever tüm kullarını, lakin kan kokmalı bazı geceler.
Yoksa kim aitliğin küfründe yoğrulur ki derinden?”
“Tamam” dedim. “Tamam da her gece aynı sol mu kan yağdırmalı?”
“Hiç gerek yok, git uyu!” dedi.
Tanrı, küskün bir sonbaharı katletti.
Usulca kalktım yatağından. Usulca kırıldı tüm bardaklar,
Dünya kırıldı, ama hiç ses çıkmadı.
Nasıldı bilmiyorum.
Ben kötü giden her şeye sövdüm.
Ama baktım sonra, her kötü benden başlıyordu.
“Ben mi kötüyüm” dedim, oysa kötü olmak için yaratılmamıştım.
- Kırıyorsan bir bardağı bile, … -
Tanrım;
“İnkarla büyüyor yangınlar, ama hiç büyümüyor insanlar, giderek küçülüyorlar.
Nefreti yaraya sarıyorlar,
Kafaları bir dünya.
Yanık kokuyor sonra bütün tenler
Ama acıyı hissetmiyorlar.
Sanki, yemin ederim sanki, o yangının acısı benim göğsümde toplanıyor.
Bildiğim ne kadar kelime varsa hepsi, evet hepsi çivi oluyor,
Bedenim ve ben.
Tanrının elleri.
Her gece bir çiviyle mutlu ediyorum hiç tanımadığım nefretleri.
“Çok sigara içiyorsun” diyor. “Hiç tanımadığım kadar çok.”
Odama geliyor her gece ben uyurken.
Uyuyor oluyorum ya yine de cenneti görüyorum avuçlarında.
Cennet ki kurtuluşum ama ırak.
Saçlarımı okşuyor,
“Ah” diyor, “Ufaklık.”
Sonra duvardan duvara çarpıyor iyi olan neyim varsa.
Çok canım yanıyor yine de uyuyorum.
“Çok sigara içiyorsun” diye fısıldıyor öfkeyle.
Sonra gidiyor kendi kendine söylenerek.
“Oysa” diyorum arkasından, “oysa evrenin bütün sigaralarını sen hediye ediyorsun bana.
Her sigarada adın yazıyor hiç tanımadığım biri tarafından getirilen.
İçmiyorum ki hiç, sadece avuçlarımı yakıyorum.
Ellerim çok üşüyor yoksa
Ve sen üşüdüğü için kızıyorsun diye…
Neyse duymuyorsun.”
Şimdi sen yetim bırakılmış tüm yalnızlıkları giy üzerine desem,
Bilirim sevmezsin kalın giyinmeyi.
Gel desem, kadınlar düşman.
Sussam, mitolojide adı geçen her tanrının kölesiyim.
Tüm evrene gösterdiğimiz “Bir aşkın ne kadar metal olabileceği” hikayesiydi.
Hikayeydi yani.
Herkesi ayakta uyutan ve kan kokan.
Şimdi herkes gitsin,
Tanrım; nefreti sen kus, üzerime sıçratmadan.
Yaşlandı sahneler, perdeler.
Hadi gidin…
Küçük bir kız kaybettim,
Sigara kokan gecelerde duvardan duvara çarpılmak üzere.
Büyüsün o zaman yalanlar...
Yorgundum ben ve uykusuz yara kabukları vardı herkesten.
“Tanrı” dedi sonra usulca, “Sever tüm kullarını, lakin kan kokmalı bazı geceler.
Yoksa kim aitliğin küfründe yoğrulur ki derinden?”
“Tamam” dedim. “Tamam da her gece aynı sol mu kan yağdırmalı?”
“Hiç gerek yok, git uyu!” dedi.
Tanrı, küskün bir sonbaharı katletti.
Usulca kalktım yatağından. Usulca kırıldı tüm bardaklar,
Dünya kırıldı, ama hiç ses çıkmadı.
Nasıldı bilmiyorum.
Ben kötü giden her şeye sövdüm.
Ama baktım sonra, her kötü benden başlıyordu.
“Ben mi kötüyüm” dedim, oysa kötü olmak için yaratılmamıştım.
- Kırıyorsan bir bardağı bile, … -
Tanrım;
“İnkarla büyüyor yangınlar, ama hiç büyümüyor insanlar, giderek küçülüyorlar.
Nefreti yaraya sarıyorlar,
Kafaları bir dünya.
Yanık kokuyor sonra bütün tenler
Ama acıyı hissetmiyorlar.
Sanki, yemin ederim sanki, o yangının acısı benim göğsümde toplanıyor.
Bildiğim ne kadar kelime varsa hepsi, evet hepsi çivi oluyor,
Bedenim ve ben.
Tanrının elleri.
Her gece bir çiviyle mutlu ediyorum hiç tanımadığım nefretleri.
“Çok sigara içiyorsun” diyor. “Hiç tanımadığım kadar çok.”
Odama geliyor her gece ben uyurken.
Uyuyor oluyorum ya yine de cenneti görüyorum avuçlarında.
Cennet ki kurtuluşum ama ırak.
Saçlarımı okşuyor,
“Ah” diyor, “Ufaklık.”
Sonra duvardan duvara çarpıyor iyi olan neyim varsa.
Çok canım yanıyor yine de uyuyorum.
“Çok sigara içiyorsun” diye fısıldıyor öfkeyle.
Sonra gidiyor kendi kendine söylenerek.
“Oysa” diyorum arkasından, “oysa evrenin bütün sigaralarını sen hediye ediyorsun bana.
Her sigarada adın yazıyor hiç tanımadığım biri tarafından getirilen.
İçmiyorum ki hiç, sadece avuçlarımı yakıyorum.
Ellerim çok üşüyor yoksa
Ve sen üşüdüğü için kızıyorsun diye…
Neyse duymuyorsun.”
Şimdi sen yetim bırakılmış tüm yalnızlıkları giy üzerine desem,
Bilirim sevmezsin kalın giyinmeyi.
Gel desem, kadınlar düşman.
Sussam, mitolojide adı geçen her tanrının kölesiyim.
Tüm evrene gösterdiğimiz “Bir aşkın ne kadar metal olabileceği” hikayesiydi.
Hikayeydi yani.
Herkesi ayakta uyutan ve kan kokan.
Şimdi herkes gitsin,
Tanrım; nefreti sen kus, üzerime sıçratmadan.
Yaşlandı sahneler, perdeler.
Hadi gidin…
Küçük bir kız kaybettim,
Sigara kokan gecelerde duvardan duvara çarpılmak üzere.
Büyüsün o zaman yalanlar...
Damar Günlükleri
Yağmurlu bir özlem sabahı kov beni hayatından. Böyle aniden, kimsesiz. Umursamaz ve katilce bir edayla.
Nasıl gelmiştin sen? Nasıl çağırmıştım ben seni?. Nefreti de damarlarına ben mi enjekte ettim yoksa fark edemeden?!. Sen, yetim kalmış bir yalnızlığın kibirli efendisi. Ve bil; Ah! Evet. Asıl şimdi yetim kaldım, asıl şimdi, gitmişliğinden...
İzin vermeliydin oysa ki. Göğsünde tek nefeslik dinlenme anına izin vermeliydin bir kez.
Yaralarım mı seni böyle korkutan?
Ben anlayamadım boğulası boşluklarının derinliğini. Daha labirentine varamadan kayboldum çünkü. Çünkü küçüktüm daha, çok sırlıydın. Görünmez duvarlarına çarpa çarpa büyüdüm ama bak. Beni büyütmesine izin verecek kadar çok sevdim.
Kalbimdi o dünyayı sığdırdığın. Sana heyecanlar doğurdum. Korktuğun yine ben oldum çünkü alışmıştın sıradanlığa. Beklentilerin vardı ve beklentisiz sevmiştim seni. Kalbinden ırak bir kente atılan bir bomba gibi hissettim kendimi sonra. Hedefi tutturamamanın acısıyla saldırdım ete aç bir hayvan hırsıyla. Oysa parçaladığım yine kendi etimdi, ne değişti?
Anlat herkese. Söyle bilsinler. De ki mesela; Sevmesine hiç izin vermedim. Ama o hep sevdi. Benim olmasına hiç izin vermedim, hiç sahiplenmedim. Ama o hep benimleydi... Söyle öğrensinler, söyle gülsünler. Söyle kan yağsın göğünüze...
Mezarımı giyindim, cehennemi giyindim, ölümü, en çok ölümü giyindim. Zaten çürümeye yüz tutmuş bir yığın et parçasından ibarettim.
Gittin!
Puslu bir kangren hayatla, sana, infilak ettim...
Neden böyle biliyor musun?
Bil öyleyse...
Kulun tanrısından başka aşkı olur mu? Neden kalp solda hiç sordun mu? Büyük günahlar, günah yazıcılar hep solda. Ondandır da kanayan yaranın solda olması. Ve kul tanrısını unutarak düşer kul aşkına. Tanrının vefası daha fazladır da görünmez ya, ah bu kulun kula vefasızlığı.
En büyük günahın haliyle derin yarası. Yar'a'm. Vazgeçemiyorum sensizlğimden...
Anlamıyorsun biliyorum da yine de bir dene. Yağmur neden? Tam vaktinde yağdı hep ben gördüm. Ne zaman çok kanadımsa o zaman ziyaret etti şehri. Ben bildim, içimdeki acının yansımasıydı. Sen gittin diye nefret kustu, görmedin. Hep ellerin cebinde, hep ayağında damlalara tekmeyle.
Ölüyor bir yer, bir yer var işte ölüyor. Görmüyor olamazsın. Ah hayır! Bunu kabul edecek değilim.
Ama gelmelisin. Yoksa korkarım dünyayı kabuk bağlayacak. Ya da kanımla boğacağım tüm kirli yüzleri.
Anladım evet. Tabi ya. Ellerin niye hep cebinde, anladım. Elinin cebinden çıktığı an düşeceği tek yer taşın altı. Korkaklığın sanırım varolan en kara yazgı. Ben hiç görmedim böylesi bir korkaklığı.
"Tanrım! Sen kimseyi kalbi donacak kadar sert soğuklarda bırakma."
Bilseydim üşüdüğünü sırf seni ısıtmak için yanmaz mıydım?
Gitme bence.
Gel,
Kov beni hayatından.
Çünkü ne zaman gitsen ya adımların kalıyor geriye ya bakışların.
Oysa gururum var,
Kovulduğum yere geri gelirim mi sandın?
Sen geri gelmeye mi kalktın?
Yürüdüğün o yol, yanlış.
Sen yine de cesedimi gör,
Ellerine gizlenmiş nefesimi yak.
Bir cümle doldur silahına ve hiç korkma.
Korkma kimse seni katil saymayacak,
Cezan özgürlüğün olacak hem.
Ateş et.
At-
eş-
et..
Bu yaşamaktan sayılmaz...
Nasıl gelmiştin sen? Nasıl çağırmıştım ben seni?. Nefreti de damarlarına ben mi enjekte ettim yoksa fark edemeden?!. Sen, yetim kalmış bir yalnızlığın kibirli efendisi. Ve bil; Ah! Evet. Asıl şimdi yetim kaldım, asıl şimdi, gitmişliğinden...
İzin vermeliydin oysa ki. Göğsünde tek nefeslik dinlenme anına izin vermeliydin bir kez.
Yaralarım mı seni böyle korkutan?
Ben anlayamadım boğulası boşluklarının derinliğini. Daha labirentine varamadan kayboldum çünkü. Çünkü küçüktüm daha, çok sırlıydın. Görünmez duvarlarına çarpa çarpa büyüdüm ama bak. Beni büyütmesine izin verecek kadar çok sevdim.
Kalbimdi o dünyayı sığdırdığın. Sana heyecanlar doğurdum. Korktuğun yine ben oldum çünkü alışmıştın sıradanlığa. Beklentilerin vardı ve beklentisiz sevmiştim seni. Kalbinden ırak bir kente atılan bir bomba gibi hissettim kendimi sonra. Hedefi tutturamamanın acısıyla saldırdım ete aç bir hayvan hırsıyla. Oysa parçaladığım yine kendi etimdi, ne değişti?
Anlat herkese. Söyle bilsinler. De ki mesela; Sevmesine hiç izin vermedim. Ama o hep sevdi. Benim olmasına hiç izin vermedim, hiç sahiplenmedim. Ama o hep benimleydi... Söyle öğrensinler, söyle gülsünler. Söyle kan yağsın göğünüze...
Mezarımı giyindim, cehennemi giyindim, ölümü, en çok ölümü giyindim. Zaten çürümeye yüz tutmuş bir yığın et parçasından ibarettim.
Gittin!
Puslu bir kangren hayatla, sana, infilak ettim...
Neden böyle biliyor musun?
Bil öyleyse...
Kulun tanrısından başka aşkı olur mu? Neden kalp solda hiç sordun mu? Büyük günahlar, günah yazıcılar hep solda. Ondandır da kanayan yaranın solda olması. Ve kul tanrısını unutarak düşer kul aşkına. Tanrının vefası daha fazladır da görünmez ya, ah bu kulun kula vefasızlığı.
En büyük günahın haliyle derin yarası. Yar'a'm. Vazgeçemiyorum sensizlğimden...
Anlamıyorsun biliyorum da yine de bir dene. Yağmur neden? Tam vaktinde yağdı hep ben gördüm. Ne zaman çok kanadımsa o zaman ziyaret etti şehri. Ben bildim, içimdeki acının yansımasıydı. Sen gittin diye nefret kustu, görmedin. Hep ellerin cebinde, hep ayağında damlalara tekmeyle.
Ölüyor bir yer, bir yer var işte ölüyor. Görmüyor olamazsın. Ah hayır! Bunu kabul edecek değilim.
Ama gelmelisin. Yoksa korkarım dünyayı kabuk bağlayacak. Ya da kanımla boğacağım tüm kirli yüzleri.
Anladım evet. Tabi ya. Ellerin niye hep cebinde, anladım. Elinin cebinden çıktığı an düşeceği tek yer taşın altı. Korkaklığın sanırım varolan en kara yazgı. Ben hiç görmedim böylesi bir korkaklığı.
"Tanrım! Sen kimseyi kalbi donacak kadar sert soğuklarda bırakma."
Bilseydim üşüdüğünü sırf seni ısıtmak için yanmaz mıydım?
Gitme bence.
Gel,
Kov beni hayatından.
Çünkü ne zaman gitsen ya adımların kalıyor geriye ya bakışların.
Oysa gururum var,
Kovulduğum yere geri gelirim mi sandın?
Sen geri gelmeye mi kalktın?
Yürüdüğün o yol, yanlış.
Sen yine de cesedimi gör,
Ellerine gizlenmiş nefesimi yak.
Bir cümle doldur silahına ve hiç korkma.
Korkma kimse seni katil saymayacak,
Cezan özgürlüğün olacak hem.
Ateş et.
At-
eş-
et..
Bu yaşamaktan sayılmaz...
Yas'al
Göğsümde unutulmuş binlerce dirilişin ayak izleri,Kimi sorsam ödlek, kime sorsam cevapsız.Demirdendi oysa sağanak yağmur,Beyinlerimizi delip geçiyordu,Ve zamanlaması yanlış bir tümör gibi boy veriyordu.Bir kalpten bir kasığa boşalan nefretti acı,Kıvrandıkça büyüyen, büyüdükçe tüketen.Tende geziniyordu menopozu erken ölüleri,Ergenliği baki kılınan bir secde anıydı daha vakit.Vakit çok geçti lakin anımsayamıyorum.Ama sevgilim, sana bırakıyorum çocukluğumun en sancılı yanını.Sana bırakıyorum yaralarımı, bil; hiç kabuk bağlamayacak.Kılcal damarların iğne ucundan sızan paslı bir zehir; öfke.İrin kaplı bu sessizlik.Ve bu sessizlik ki ne tuhaf sanki asırlardır hep orada idi.Hiç mi konuşmadık biz?Aç kurtlar gibi kemirdik sadece ciğerlerimizi. Teninden tanıdığım alkol kokusu,Dibine kadar sarhoş bendim.Dokularından kan yağar mıydı aşkların?Hiç bilmedim. Ne getirdi aşk, senden öte seni götürmekten? Ahh! Hiç... Senin radyondan geliyordu oysa, o şiir sesleri.Açık unutmuş olamazdın,Frekansı kanatamazdın.
Ama gördüm, kan damladı sesin göğsünden.
Kapadım gözlerimi yine de gördüm, nasıl gideyim?
Terkedilen kavmin kanlı yarası;
Uyansana artık şeytanın düşünden!
Hani vardır ya kapkara denizlerde gemileri olan insanlar,
Batırırlar gemilerini sonra ve sorulur ya inatla.
Peki ya gemin yoksa omuzlarını delip geçen?
Ağlamayı borç bil, tek damlayla arınabilecekken.
Biliyor musun? Bekliyorum.
Ölüyor musun hala?
Beklediğiniz yaratılan şu anda ölmekte. dıt dıt dıt...
Vahiy düşen yerlerden neden doğal afetler yükselir?
İçine çektiğin esrardan sızıyor bir tek aydınlık,
Huzur bir nefes.
Biliyorum ki insanı başkentinden vuran hep bu nefs.
Ama neden dokunmak yasak aydınlıklarına, görmek neden yasak?
Tanışmak neden yasak mesela çocukluklarınla?.
Ya da ne bileyim işte.
Sanki evrenin en güçlü halatları sadece bizim belimizde.
Çünkü üçüncü vuslat kat'i suretle yürürlüğe sokulamaz.
Pencerenin dışında kalsak da,
Ağlamak iklim değişikliği getirir mi ülkelere?
"Üç" bin yıllık yalnızlıktan arta kalan bu kalıntılar,
Hiç rahata ermemiş bir annenin alnındaki çizgilerden akan bu nehir,
Bu vicdan azabı,
bu kin
bu zehir...
Çok uzatmaya gerek yok.
Özlüyorsan ağlarsın,
Özlüyorsan ayağı kırık bir at kadar kanarsın.
Ve sonunu sahibin yazar; Tek kurşuna son yataklık.
Bilirsin, susarsın.
Sahi, ağlamak iklim değişikliği getirir mi ülkene?
Sen bilmezsin ama,
Sonbaharın saklı yüzü hep gözyaşlarıyla yıkanır,
İlkbaharı yaza gebe bıraksın diye...
Ama gördüm, kan damladı sesin göğsünden.
Kapadım gözlerimi yine de gördüm, nasıl gideyim?
Terkedilen kavmin kanlı yarası;
Uyansana artık şeytanın düşünden!
Hani vardır ya kapkara denizlerde gemileri olan insanlar,
Batırırlar gemilerini sonra ve sorulur ya inatla.
Peki ya gemin yoksa omuzlarını delip geçen?
Ağlamayı borç bil, tek damlayla arınabilecekken.
Biliyor musun? Bekliyorum.
Ölüyor musun hala?
Beklediğiniz yaratılan şu anda ölmekte. dıt dıt dıt...
Vahiy düşen yerlerden neden doğal afetler yükselir?
İçine çektiğin esrardan sızıyor bir tek aydınlık,
Huzur bir nefes.
Biliyorum ki insanı başkentinden vuran hep bu nefs.
Ama neden dokunmak yasak aydınlıklarına, görmek neden yasak?
Tanışmak neden yasak mesela çocukluklarınla?.
Ya da ne bileyim işte.
Sanki evrenin en güçlü halatları sadece bizim belimizde.
Çünkü üçüncü vuslat kat'i suretle yürürlüğe sokulamaz.
Pencerenin dışında kalsak da,
Ağlamak iklim değişikliği getirir mi ülkelere?
"Üç" bin yıllık yalnızlıktan arta kalan bu kalıntılar,
Hiç rahata ermemiş bir annenin alnındaki çizgilerden akan bu nehir,
Bu vicdan azabı,
bu kin
bu zehir...
Çok uzatmaya gerek yok.
Özlüyorsan ağlarsın,
Özlüyorsan ayağı kırık bir at kadar kanarsın.
Ve sonunu sahibin yazar; Tek kurşuna son yataklık.
Bilirsin, susarsın.
Sahi, ağlamak iklim değişikliği getirir mi ülkene?
Sen bilmezsin ama,
Sonbaharın saklı yüzü hep gözyaşlarıyla yıkanır,
İlkbaharı yaza gebe bıraksın diye...
Katedralin Laneti
Ekinoksun vurduğu her hücrem, adın kanamakta.
Duvarda çentik ve alnımda izler.
Nasıl, nasıl ay vurur her gece böyle en güzel haliyle yüzüne?
Tüm kuşlar, ağrılı bir secdeyle adını anmakta.
Tam da böyle bir vakit durdu akrep,
Akrep ki lanet, üzerimize bırakılan istemsiz bir piç gibi, ayrılık...
Savaş benimle sevgili,
Savaş ki ihanet görsün bileklerim.
Ayrılığın gamlı karabasanları tükürüyor bu gece gökten,
Nefreti kus, öfkeyi kus, terkedilmişliği kus,
Saf gel sevgili, bir buğday tanesi gibi.
Meteorolojiden gelen uyarıyla tüm aşklara çığ düşmüş sevgili,
Kan'dırılmış karlarla örtülmüş sevmeler.
Müstakil bir hava olayı bu,
İnsanlar buz, aşk yokluğun tuzu.
Savaş var ama sevgili, halk nerede?
Halk varsa, peki savaş nerede?
Küfrediyor tanrı,
Meleklere iman, küfürlere iman, sapkınlıklara iman.
Laneti yarım kalmış bir gebe gibi
Ve
Ve ceninler yağıyor rahminden.
Donuk bakışlı bir heykeltraş yalnızlık,
İçimizi bileyen.
Ve sen. Evet sen.
Şu önerilmeyen, hatta sakınılan erotik siteler gibisin.
Bazen gizli girilen, oysa hiç bilinmeyen.
Sen kara kaplı bir defter gibisin sevgili,
Kendinden başka bir şeyi önemsemeyen, korkunç kehanetleri sezilemeyen.
Öyle boşluksun sevgili,
Düşmeye meyletsem, kanar diz kapaklarım.
Küçük bir çocuk edasıyla sızlarım içimden.
Öyle de bir girdapsın sevgili,
Görünüşte insanı çeken, düştüğünde ise son nefesi yudum yudum verdiren.
Gökyüzü bir cehennem sevgili,
Her gece bu denli üzen.
Ve o aslında, üzerimizi kara toprak gibi örten.
Biz sadece piyonlarıyız ama,
Şahı mat eden.
Ve.
Birbirini kemiren.
Duvarda çentik ve alnımda izler.
Nasıl, nasıl ay vurur her gece böyle en güzel haliyle yüzüne?
Tüm kuşlar, ağrılı bir secdeyle adını anmakta.
Tam da böyle bir vakit durdu akrep,
Akrep ki lanet, üzerimize bırakılan istemsiz bir piç gibi, ayrılık...
Savaş benimle sevgili,
Savaş ki ihanet görsün bileklerim.
Ayrılığın gamlı karabasanları tükürüyor bu gece gökten,
Nefreti kus, öfkeyi kus, terkedilmişliği kus,
Saf gel sevgili, bir buğday tanesi gibi.
Meteorolojiden gelen uyarıyla tüm aşklara çığ düşmüş sevgili,
Kan'dırılmış karlarla örtülmüş sevmeler.
Müstakil bir hava olayı bu,
İnsanlar buz, aşk yokluğun tuzu.
Savaş var ama sevgili, halk nerede?
Halk varsa, peki savaş nerede?
Küfrediyor tanrı,
Meleklere iman, küfürlere iman, sapkınlıklara iman.
Laneti yarım kalmış bir gebe gibi
Ve
Ve ceninler yağıyor rahminden.
Donuk bakışlı bir heykeltraş yalnızlık,
İçimizi bileyen.
Ve sen. Evet sen.
Şu önerilmeyen, hatta sakınılan erotik siteler gibisin.
Bazen gizli girilen, oysa hiç bilinmeyen.
Sen kara kaplı bir defter gibisin sevgili,
Kendinden başka bir şeyi önemsemeyen, korkunç kehanetleri sezilemeyen.
Öyle boşluksun sevgili,
Düşmeye meyletsem, kanar diz kapaklarım.
Küçük bir çocuk edasıyla sızlarım içimden.
Öyle de bir girdapsın sevgili,
Görünüşte insanı çeken, düştüğünde ise son nefesi yudum yudum verdiren.
Gökyüzü bir cehennem sevgili,
Her gece bu denli üzen.
Ve o aslında, üzerimizi kara toprak gibi örten.
Biz sadece piyonlarıyız ama,
Şahı mat eden.
Ve.
Birbirini kemiren.
Falçata Kesiğinden Sızan Kanlı Gelinlik Günleri
Figüranlığı ilke edindiğim şu günlerde tek derdimin somut hedefler olduğunu empoze etmeye çalışıyorum inatla herkese. "Peki gerçekten öyle mi?" dense, verebileceğim bir cevap yok sanırım. Ama sahteliklerle dolu kukla ilişkileri gördükçe gerçeği derinlere gömmeyi yeğliyorum. Kukla diyorum çünkü her birini yöneten gizli bir el varmış gibi. Kimse kendi olmuyor, herkes kendini dünyanın en iyisi, bulunmaz hint kumaşı olarak gösteriyor. Direnmiyorlar, hiç sevmiyorlar, derhal vazgeçiyorlar. Kalbi yok sayıyorlar, dış aşka bakıyorlar. Seçmiyorlar, ayırt etmiyorlar, takılıyorlar, basitleşiyorlar...
^^ Kalbimi çıkarıp saplamalıydım göğsüne. Onun rollerine böylesi bir gerçek çok yakışacaktı. Savaşçı yanımı kıran o ilah ellerine ruhumdan damlayacak bir damla kan, yüzyıllık ruhi bir yalnızlık salacaktı içindeki şeytana. Ve o insan olmayı başaracaktı belki de ilk kez. Ama adi bir virajla döndü yarınlarından...^^
Animasyon düşlerden geçince insan, gerçekler demirden duvar oluyor önünde. Hızını alamıyorsun, lastik top gibi gidip gelip çarpıyorsun. Kanıyorsun 'içten', kırılıyorsun 'içten'. Tabi dışta o demirden daha sert duruyorsun.
^^ Özlüyor muyum? Saçma! İnsan olan özlenir. İnsansı özellikleri bile yakıştıramadığın birini nasıl özlersin? Özlemiyorum. Kara yağmurlar yağıyor üzerimize. Ilık günler tarihin tozlu raflarında. Artık ya çok sıcak ve kurak ya da oluk oluk kış.
Yağmuru da somut görmek istiyorum artık. İnsanların kalp sızılarına ağlayan bir tanrı yok! Yaşadıklarımızın yansıması yok yani gökyüzünde. Bulutların şekilleri de insanların parçalanmış iç'leri değil zaten. Reel bakmayı öğreniyorum. Bilimselliğine inanıyorum artık hayatın. Herşeye kanıt gerek kısacası.^^
"Biri şu papatyaların kökünü kurutsun! Soyunu tüketsin varlıklarının. Kimse taç yapamasın mesela, kimse falına inanamasın, kimse papatya alamasın 'geçici' sevgilisine. Ya da kimse papatya kadar kırılgan olamasın..."
Diyaframını kaybetmiş insanlar sessizdir. Ve o çok sesliler kayıp diyaframları da taşırlar çenelerinde. Tabi çoğu insan "durgun sular derin olur" diye avunur. Kendisiyle yarışır bazen, bazen de kendisiyle savaşmak 'zorundadır.'
Sözle gümüş doldurup zenginleşebiliyorsa insan, susmayı bilen hazine taşıyor olmalı bir yerde.
Firari bir kalp yenilgisi vurgun yemek gibidir. Toprak bile taşıyamaz acısını. Çok eskidir ve çok derin. Bir savaş sonrası gibi, bir kurşun yarası gibi. Ağır ağır...
^^ Müttefiklerime sığınmayı öğrendim dahili ve harici bedhahlarımla tanıştıkça. Bir gün kalb-i müdafaa mecburiyetine düşersem dingin bir sinerjiyle yayılacağım dünyaya. Muhtaç olduğum kudret damarlarımdaki sessiz kanda mevcut çünkü.^^
Bastığı topraktaki kanı görmeye kör insanlardan aşk beklemek dilenciden para beklemek gibi bir şey. Adam dilenerek kazandığı meblağyı sevabına sana verecek değil ya!..
"Kalp uysal bir denize dönüştüğünde hayat daha yaşanılası."
İç sesi kuvvetli olanın iç savaşı, afeti de kuvvetli oluyor. Rahat bırakmak istiyorum tanrının varlıklarını. Hani göğün kalbi yarılsa ancak öyle inanırım aşkın varlığına. "Karşılıksız aşk" denilen kavram dışında başka bir şey yok. (O da zaten en can alıcısı.) Karşılıksız aşkın nedeni de ulaşılmaz görünmesi sadece.
^^ Her damarım tek tek paslı çiviyle deliniyormuş gibi acısa da bazen, iyiyim ben. Yağmur benim köklerime yağıyor. Büyüyorum ben.
Telli duvaklı gelin aşk, tozpembe bir düğünle evlenen. Cicim ayları sıkı fıkı geçer. Ayrılık ise falçatasıdır. Falçata kesiğinden sızar kanlı gelinlik günleri. Kimse bilmez ama. Pembe perdeler al kanlara boyanırken, bu sahnede herkes gülümser acı bir tebessümle birbirine. Herkes renk körü çünkü aşka. Herkes aşık ve herkes düşman.
Acıyla biter dünyanın yetim günleri en sonunda...
Velhasıl;
Subh-ı sadık yoktur aşkta,
Başlarda göremesekte kör gözlüklerimizden,
Aşk; subh-ı kaziptir, hakikat...
^^ Kalbimi çıkarıp saplamalıydım göğsüne. Onun rollerine böylesi bir gerçek çok yakışacaktı. Savaşçı yanımı kıran o ilah ellerine ruhumdan damlayacak bir damla kan, yüzyıllık ruhi bir yalnızlık salacaktı içindeki şeytana. Ve o insan olmayı başaracaktı belki de ilk kez. Ama adi bir virajla döndü yarınlarından...^^
Animasyon düşlerden geçince insan, gerçekler demirden duvar oluyor önünde. Hızını alamıyorsun, lastik top gibi gidip gelip çarpıyorsun. Kanıyorsun 'içten', kırılıyorsun 'içten'. Tabi dışta o demirden daha sert duruyorsun.
^^ Özlüyor muyum? Saçma! İnsan olan özlenir. İnsansı özellikleri bile yakıştıramadığın birini nasıl özlersin? Özlemiyorum. Kara yağmurlar yağıyor üzerimize. Ilık günler tarihin tozlu raflarında. Artık ya çok sıcak ve kurak ya da oluk oluk kış.
Yağmuru da somut görmek istiyorum artık. İnsanların kalp sızılarına ağlayan bir tanrı yok! Yaşadıklarımızın yansıması yok yani gökyüzünde. Bulutların şekilleri de insanların parçalanmış iç'leri değil zaten. Reel bakmayı öğreniyorum. Bilimselliğine inanıyorum artık hayatın. Herşeye kanıt gerek kısacası.^^
"Biri şu papatyaların kökünü kurutsun! Soyunu tüketsin varlıklarının. Kimse taç yapamasın mesela, kimse falına inanamasın, kimse papatya alamasın 'geçici' sevgilisine. Ya da kimse papatya kadar kırılgan olamasın..."
Diyaframını kaybetmiş insanlar sessizdir. Ve o çok sesliler kayıp diyaframları da taşırlar çenelerinde. Tabi çoğu insan "durgun sular derin olur" diye avunur. Kendisiyle yarışır bazen, bazen de kendisiyle savaşmak 'zorundadır.'
Sözle gümüş doldurup zenginleşebiliyorsa insan, susmayı bilen hazine taşıyor olmalı bir yerde.
Firari bir kalp yenilgisi vurgun yemek gibidir. Toprak bile taşıyamaz acısını. Çok eskidir ve çok derin. Bir savaş sonrası gibi, bir kurşun yarası gibi. Ağır ağır...
^^ Müttefiklerime sığınmayı öğrendim dahili ve harici bedhahlarımla tanıştıkça. Bir gün kalb-i müdafaa mecburiyetine düşersem dingin bir sinerjiyle yayılacağım dünyaya. Muhtaç olduğum kudret damarlarımdaki sessiz kanda mevcut çünkü.^^
Bastığı topraktaki kanı görmeye kör insanlardan aşk beklemek dilenciden para beklemek gibi bir şey. Adam dilenerek kazandığı meblağyı sevabına sana verecek değil ya!..
"Kalp uysal bir denize dönüştüğünde hayat daha yaşanılası."
İç sesi kuvvetli olanın iç savaşı, afeti de kuvvetli oluyor. Rahat bırakmak istiyorum tanrının varlıklarını. Hani göğün kalbi yarılsa ancak öyle inanırım aşkın varlığına. "Karşılıksız aşk" denilen kavram dışında başka bir şey yok. (O da zaten en can alıcısı.) Karşılıksız aşkın nedeni de ulaşılmaz görünmesi sadece.
^^ Her damarım tek tek paslı çiviyle deliniyormuş gibi acısa da bazen, iyiyim ben. Yağmur benim köklerime yağıyor. Büyüyorum ben.
Telli duvaklı gelin aşk, tozpembe bir düğünle evlenen. Cicim ayları sıkı fıkı geçer. Ayrılık ise falçatasıdır. Falçata kesiğinden sızar kanlı gelinlik günleri. Kimse bilmez ama. Pembe perdeler al kanlara boyanırken, bu sahnede herkes gülümser acı bir tebessümle birbirine. Herkes renk körü çünkü aşka. Herkes aşık ve herkes düşman.
Acıyla biter dünyanın yetim günleri en sonunda...
Velhasıl;
Subh-ı sadık yoktur aşkta,
Başlarda göremesekte kör gözlüklerimizden,
Aşk; subh-ı kaziptir, hakikat...
Anlat dedi tanrı. Anlat hadi içindeki iç' savaşı...
Çok büyük bir sancı. Can'a candan öte düşer miydi kul?
Bilmiyordum bu denli yakınlığı. İçimde dünya taşımayı bile öğrenmiştim oysa ki. Nefesim göğsüme batıyordu ve tıpta yoktu çaresi. Hekimler bir bir intihar ediyordu sanki. Bulunmuyordu işte panzehiri. Neşter yiyordum, kan kuruyordu. Kabuk bağlayacak sandığım an yeni bir neşterle karşılaşıyordum aniden. Kalbi somutlaştırıyorduk. Elle tutulur yapıyor, fırlatıp atıyorduk. Camlaşıyordu, parçalanıyordu. Çok kanıyordu ama körü oynuyorduk bildiğin.iz. Çünkü kalp ne isterse yasaktı. Mantığa uymalıydı her şey. Acından ölsen de mesela gülümseyecektin. Hiçbir şey yokmuş gibi. Ve aslında doğruydu. Hiçbir şey yoktu. O kadar yoktu ki alışmak bile zordu bu devasa yokluğa.
"Vazgeç duvarına dön yüzünü!" diyorlardı. " Bu aşka o yabancı..."
Tanrım; kimsenin bilmediğiydi. Kimsenin bilmediği: Bir gün görmesem özlememdi.Bir güne bile sonsuz özlemi sığdıran o ilahi güç görünmüyordu ya, İbrahim ateşine bürünüp yakıyordu. Hareket dahi edemezken dönemiyordum haliyle yüzümü de. Öyle yanıyordum.
Hem en güçlü yanımdı hem en güçsüz. Dünya önümde dağ olsa sırf o yanımda olsun diye delerdim. Sevgisizliğim ve yalnızlığım ise felç geçirmiş gibi aciz kılıyordu beni.
Bu aşkla hissettiğim o müthiş duyguları ( heyecan, mutluluk falan) evlat edindim. Acıları ölüm saydım bir de. Ne evlatlar öldürdüm, defalarca öldüm...
Ve hep sustum. Hiç anlatmadım. O, bir bakışımda her şeyi gördüğünü söylemişti ya. Bu kadar kudrete karşın susmalı dedim insan.
- Madem beni istiyordu tanrıların, bu kadar kolay vazgeçmeli miydin? Tanrılar imkansıza yüklenirler. Alsaydın kalbimi, kimsenin bilmediği bir yere. -
Benden çok vardı hayatında ve sen beni seçmiştin.
Neden?
Boşluğu doldur tüm yataklara!
Kırgın kadınları durduran bir el hep vardır, gizli. Küfürleri durdururlar, öfkeleri durdururlar ve, ve en çok kanamayı durdururlar. Aslında aptaldırlar. Durdurduklarını sanırlar. Oysa kan daha da şiddetlenir geceleri. Oluk oluk yağar şehre. Bazen kar, bazen yağmur gibi...
Uzun oldu gidişin. Ölüm içirdi her gece zaman. İlaç niyetine. Sormadın. Nasıl kanadım, nasıl ölüm yuttum, anlamadın!
Dudaklarım... Dudaklarımı soğuk bir koğuşta unuttum. Unuttun nefesimi! Hangi evrende vardı böyle dönmek? Kanayan bir yarayla zevk doldun, sol şakağından aşkı vurdun. Ayrılıkla seviştin sonra yalnızlıkla.Tek adresiydim kanayanların. Yine ben vuruldum. Anlatmadım ama. Daha anlatmadım hiçbir şeyi. Bilmiyorsun yani. Sen kadınları görüyorsun, seviyorsun, sevişiyorsun, kirleniyor, eksiliyorsun. Ama bilmiyorsun işte. Bir dünya yarattığını, binlerce varlığı öldürdüğünü, dehşet yarattığını, nefret kusturduğunu ya da ne bileyim deli gibi özlendiğini falan bilmiyorsun. Kaybedilmiş bir hazinenin kayıp haritasıyız. İki parçaya bölünmüşüz. Parçalar birbirinden sonsuz uzak. Bu yalnızlık, ah bu yalnızlık varlığımıza kurulmuş bir tuzak.
Tanrım... Yarattığın her şeye hayranım. Hele O'nun kalbine... 40 kapılı han gibi. 39 kapıyı açsa hiç düşünmeden, bir tanesi mutlaka kapalı kalıyor. Ne ben tam güvenebiliyorum yani, ne o tam teslim oluyor - du ki bu savaş bizi çok eskitti.
- Hangi tanrıya ait bu gitme piçleri? -
Söz vermeyi öğrenen tüm erkekleri yakmalı!
Şimdi onun için savaşmaya kalksam mesela gücüm yok. Korkarım daha büyük yıkımlarla karşılaşırım diye. Dursam, beklesem, sussam, zamanın devalığına teslim olsam gönlüm razı gelmez. Ölsem, tanrı affetmez...
Her şey bir kenara da aklımda hep aynı replik:
"Senin aklından geçeni ben kalbime yazdım!"
(Not'cuk, küçük: sen bu şekilde benim aklımdan geçip kalbimin en derinlerine kazınmışken, asıl ben senin aklından geçtim, sadece geçtim. Duraklamalık bile izin vermedin ki kalabil's'eydim...)
(Sahibinden ırak.)
.
Bilmiyordum bu denli yakınlığı. İçimde dünya taşımayı bile öğrenmiştim oysa ki. Nefesim göğsüme batıyordu ve tıpta yoktu çaresi. Hekimler bir bir intihar ediyordu sanki. Bulunmuyordu işte panzehiri. Neşter yiyordum, kan kuruyordu. Kabuk bağlayacak sandığım an yeni bir neşterle karşılaşıyordum aniden. Kalbi somutlaştırıyorduk. Elle tutulur yapıyor, fırlatıp atıyorduk. Camlaşıyordu, parçalanıyordu. Çok kanıyordu ama körü oynuyorduk bildiğin.iz. Çünkü kalp ne isterse yasaktı. Mantığa uymalıydı her şey. Acından ölsen de mesela gülümseyecektin. Hiçbir şey yokmuş gibi. Ve aslında doğruydu. Hiçbir şey yoktu. O kadar yoktu ki alışmak bile zordu bu devasa yokluğa.
"Vazgeç duvarına dön yüzünü!" diyorlardı. " Bu aşka o yabancı..."
Tanrım; kimsenin bilmediğiydi. Kimsenin bilmediği: Bir gün görmesem özlememdi.Bir güne bile sonsuz özlemi sığdıran o ilahi güç görünmüyordu ya, İbrahim ateşine bürünüp yakıyordu. Hareket dahi edemezken dönemiyordum haliyle yüzümü de. Öyle yanıyordum.
Hem en güçlü yanımdı hem en güçsüz. Dünya önümde dağ olsa sırf o yanımda olsun diye delerdim. Sevgisizliğim ve yalnızlığım ise felç geçirmiş gibi aciz kılıyordu beni.
Bu aşkla hissettiğim o müthiş duyguları ( heyecan, mutluluk falan) evlat edindim. Acıları ölüm saydım bir de. Ne evlatlar öldürdüm, defalarca öldüm...
Ve hep sustum. Hiç anlatmadım. O, bir bakışımda her şeyi gördüğünü söylemişti ya. Bu kadar kudrete karşın susmalı dedim insan.
- Madem beni istiyordu tanrıların, bu kadar kolay vazgeçmeli miydin? Tanrılar imkansıza yüklenirler. Alsaydın kalbimi, kimsenin bilmediği bir yere. -
Benden çok vardı hayatında ve sen beni seçmiştin.
Neden?
Boşluğu doldur tüm yataklara!
Kırgın kadınları durduran bir el hep vardır, gizli. Küfürleri durdururlar, öfkeleri durdururlar ve, ve en çok kanamayı durdururlar. Aslında aptaldırlar. Durdurduklarını sanırlar. Oysa kan daha da şiddetlenir geceleri. Oluk oluk yağar şehre. Bazen kar, bazen yağmur gibi...
Uzun oldu gidişin. Ölüm içirdi her gece zaman. İlaç niyetine. Sormadın. Nasıl kanadım, nasıl ölüm yuttum, anlamadın!
Dudaklarım... Dudaklarımı soğuk bir koğuşta unuttum. Unuttun nefesimi! Hangi evrende vardı böyle dönmek? Kanayan bir yarayla zevk doldun, sol şakağından aşkı vurdun. Ayrılıkla seviştin sonra yalnızlıkla.Tek adresiydim kanayanların. Yine ben vuruldum. Anlatmadım ama. Daha anlatmadım hiçbir şeyi. Bilmiyorsun yani. Sen kadınları görüyorsun, seviyorsun, sevişiyorsun, kirleniyor, eksiliyorsun. Ama bilmiyorsun işte. Bir dünya yarattığını, binlerce varlığı öldürdüğünü, dehşet yarattığını, nefret kusturduğunu ya da ne bileyim deli gibi özlendiğini falan bilmiyorsun. Kaybedilmiş bir hazinenin kayıp haritasıyız. İki parçaya bölünmüşüz. Parçalar birbirinden sonsuz uzak. Bu yalnızlık, ah bu yalnızlık varlığımıza kurulmuş bir tuzak.
Tanrım... Yarattığın her şeye hayranım. Hele O'nun kalbine... 40 kapılı han gibi. 39 kapıyı açsa hiç düşünmeden, bir tanesi mutlaka kapalı kalıyor. Ne ben tam güvenebiliyorum yani, ne o tam teslim oluyor - du ki bu savaş bizi çok eskitti.
- Hangi tanrıya ait bu gitme piçleri? -
Söz vermeyi öğrenen tüm erkekleri yakmalı!
Şimdi onun için savaşmaya kalksam mesela gücüm yok. Korkarım daha büyük yıkımlarla karşılaşırım diye. Dursam, beklesem, sussam, zamanın devalığına teslim olsam gönlüm razı gelmez. Ölsem, tanrı affetmez...
Her şey bir kenara da aklımda hep aynı replik:
"Senin aklından geçeni ben kalbime yazdım!"
(Not'cuk, küçük: sen bu şekilde benim aklımdan geçip kalbimin en derinlerine kazınmışken, asıl ben senin aklından geçtim, sadece geçtim. Duraklamalık bile izin vermedin ki kalabil's'eydim...)
(Sahibinden ırak.)
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)