3 Haziran 2011 Cuma

Falçata Kesiğinden Sızan Kanlı Gelinlik Günleri

Figüranlığı ilke edindiğim şu günlerde tek derdimin somut hedefler olduğunu empoze etmeye çalışıyorum inatla herkese. "Peki gerçekten öyle mi?" dense, verebileceğim bir cevap yok sanırım. Ama sahteliklerle dolu kukla ilişkileri gördükçe gerçeği derinlere gömmeyi yeğliyorum. Kukla diyorum çünkü her birini yöneten gizli bir el varmış gibi. Kimse kendi olmuyor, herkes kendini dünyanın en iyisi, bulunmaz hint kumaşı olarak gösteriyor. Direnmiyorlar, hiç sevmiyorlar, derhal vazgeçiyorlar. Kalbi yok sayıyorlar, dış aşka bakıyorlar. Seçmiyorlar, ayırt etmiyorlar, takılıyorlar, basitleşiyorlar...





^^ Kalbimi çıkarıp saplamalıydım göğsüne. Onun rollerine böylesi bir gerçek çok yakışacaktı. Savaşçı yanımı kıran o ilah ellerine ruhumdan damlayacak bir damla kan, yüzyıllık ruhi bir yalnızlık salacaktı içindeki şeytana. Ve o insan olmayı başaracaktı belki de ilk kez. Ama adi bir virajla döndü yarınlarından...^^





Animasyon düşlerden geçince insan, gerçekler demirden duvar oluyor önünde. Hızını alamıyorsun, lastik top gibi gidip gelip çarpıyorsun. Kanıyorsun 'içten', kırılıyorsun 'içten'. Tabi dışta o demirden daha sert duruyorsun.





^^ Özlüyor muyum? Saçma! İnsan olan özlenir. İnsansı özellikleri bile yakıştıramadığın birini nasıl özlersin? Özlemiyorum. Kara yağmurlar yağıyor üzerimize. Ilık günler tarihin tozlu raflarında. Artık ya çok sıcak ve kurak ya da oluk oluk kış.



Yağmuru da somut görmek istiyorum artık. İnsanların kalp sızılarına ağlayan bir tanrı yok! Yaşadıklarımızın yansıması yok yani gökyüzünde. Bulutların şekilleri de insanların parçalanmış iç'leri değil zaten. Reel bakmayı öğreniyorum. Bilimselliğine inanıyorum artık hayatın. Herşeye kanıt gerek kısacası.^^





"Biri şu papatyaların kökünü kurutsun! Soyunu tüketsin varlıklarının. Kimse taç yapamasın mesela, kimse falına inanamasın, kimse papatya alamasın 'geçici' sevgilisine. Ya da kimse papatya kadar kırılgan olamasın..."





Diyaframını kaybetmiş insanlar sessizdir. Ve o çok sesliler kayıp diyaframları da taşırlar çenelerinde. Tabi çoğu insan "durgun sular derin olur" diye avunur. Kendisiyle yarışır bazen, bazen de kendisiyle savaşmak 'zorundadır.'





Sözle gümüş doldurup zenginleşebiliyorsa insan, susmayı bilen hazine taşıyor olmalı bir yerde.



Firari bir kalp yenilgisi vurgun yemek gibidir. Toprak bile taşıyamaz acısını. Çok eskidir ve çok derin. Bir savaş sonrası gibi, bir kurşun yarası gibi. Ağır ağır...





^^ Müttefiklerime sığınmayı öğrendim dahili ve harici bedhahlarımla tanıştıkça. Bir gün kalb-i müdafaa mecburiyetine düşersem dingin bir sinerjiyle yayılacağım dünyaya. Muhtaç olduğum kudret damarlarımdaki sessiz kanda mevcut çünkü.^^





Bastığı topraktaki kanı görmeye kör insanlardan aşk beklemek dilenciden para beklemek gibi bir şey. Adam dilenerek kazandığı meblağyı sevabına sana verecek değil ya!..





"Kalp uysal bir denize dönüştüğünde hayat daha yaşanılası."



İç sesi kuvvetli olanın iç savaşı, afeti de kuvvetli oluyor. Rahat bırakmak istiyorum tanrının varlıklarını. Hani göğün kalbi yarılsa ancak öyle inanırım aşkın varlığına. "Karşılıksız aşk" denilen kavram dışında başka bir şey yok. (O da zaten en can alıcısı.) Karşılıksız aşkın nedeni de ulaşılmaz görünmesi sadece.





^^ Her damarım tek tek paslı çiviyle deliniyormuş gibi acısa da bazen, iyiyim ben. Yağmur benim köklerime yağıyor. Büyüyorum ben.



Telli duvaklı gelin aşk, tozpembe bir düğünle evlenen. Cicim ayları sıkı fıkı geçer. Ayrılık ise falçatasıdır. Falçata kesiğinden sızar kanlı gelinlik günleri. Kimse bilmez ama. Pembe perdeler al kanlara boyanırken, bu sahnede herkes gülümser acı bir tebessümle birbirine. Herkes renk körü çünkü aşka. Herkes aşık ve herkes düşman.



Acıyla biter dünyanın yetim günleri en sonunda...



Velhasıl;



Subh-ı sadık yoktur aşkta,



Başlarda göremesekte kör gözlüklerimizden,



Aşk; subh-ı kaziptir, hakikat...

Hiç yorum yok: