13 Ekim 2009 Salı

Şuursuz hıçkırık ( yaşamak )






Yoksa yatak yatak dolaşmak mı hayatlarda?
İster kan yağsın kara bulutlardan göğsümüze,
İster düşsün ay üzerimize.
Ağlamaz mı hiç gökyüzü ayın omzunda?
Ya da deşilmez mi hiç ayın yaralı içi, belki de.
Aslında sana dokunmakla bıçağın en keskin yerine dokunmak aynıydı.
Zaten her yerimizi derin kesikler sarmıştı.
Ölemez miydik acımızdan?
Ölürdük elbet,
Ölmekse marifet.
Mumla ısınır mı avuçlar ya da aydınlanır mı karanlıklar?
Masal bitince ve karanlıklar gidince,
Aşktan ölen kaç kişi ki?
Her yarayı deşmek caiz midir?
Neden öyleyse deşilmenin esiridir?
Mesela bir yara vardır aşktan doğan,
Sanma ki her doğum ölümle sonuçlanır.
Ama kimse kazık çakamaz dünyaya.
Aşk kimden gelirse yarasıyla gelir bir de.
Zaten güçsüzün tekisindir ve ok tam kalbine saplanır.
Doktoru yoktur tabii ilacı da.
Ve sen, ne kadar iyileştirmeye çalışırsan o kadar büyür yaraların.
Herkes deşmeye programlanmıştır.
Acıtmak deyince salyalar akar ve çirkin kahkahalar da vardır.
Her gülümseme de ve her avutma sözünde bir neşter gizlidir mesela.
Kaç yıl geçer sayamazsın.
Her gün bir asır gibi gelir insana.
Tam kabuk bağlamaya başladı dersin,
Başa dönersin,
İşte böyle yaşlanır gidersin…


İki şiir arasında yaşanmıştı her şey.
Acının tarifi yok…

11 Ekim 2009 Pazar

Ay’a kadar ölmek





Bu kaçıncı gece, bizi bizden eden.
Bir yarım sana tutsak bir yarım nefrete.

Terkedilmiş sokaklarıma taşıyordu renklerin,
Bana bakarken.
Oysa sana sığınmıştım ben.
Kırmızıya aşıktın ya sen,
Ve
Umursamaz rüzgarı arkana alırken…
Avuçların dolaşırken ülke ülke,
Kaç yenik şehir daha gömülecek sahte düşlere.

Hangi aşk müzelikti ki…

Gitme derken ve belli etmeden,
Ah bitmeseydi oyunlarımız hiç.
Her aşkta vardı bir parça deniz
Ve
Her ayrılığa – öncesine veya sonrasına- doluşurdu ürkek tenler.

Nasıl ki her aşk başkasınınsa, ayrılıkta öyleydi bizde.
Bizim hiç aşkımız, ayrılığımız olmadı.
Hiç bizimiz olmadı.

Sana sığındığım her an ya bir dudak buluyorsun ya da yalandan uçak.

Bir ameliyat izi gibi dururken bedenimin herhangi bir yerinde,
Ne yazık ki acıtmak için doğmuşsun sen!
Kalbin öyle bir tepe ki,
Tırmandıkça dibi boyluyorum,
Tırmandıkça büyüyorum, çürüyorum.
Dar geliyor sensiz günler, giyemiyorum.
Kan damlarken içimden,
Kimse görmüyor…
Kaç çocuk intihar etti içimden,
Hangi rahimden ölüm doğardı ki zaten.
İçim kimsesiz mezarlık,
Aşk acı, ihanet, sevinç ve saire.
Hepsi ölü.
Çok oldu öleli,
Selasız, cenazesiz ve hatta tabutsuz...

Hani bir şeyi kırk kere söylemek gerçekleşmesine yeterdi.
Kırk bitti.
Yetmedi.
17’40.
Daha yetmedi mi sahi?



“Deli gibi özlemek ve seyirci kalmak gidişlere. Hepsi bu…”

Son savaş




Bu korktuğum son gece olmalı.
Hani serin yağmurların soğuk karanlığı sararken denizimi,
Bu son!
“Oysa yıl sonu gösterisine hazırlanan ana okul öğrencisi gibi hazırlanmıştım sana.”
Olabildiğince acıtmış canımı,
Deşmiştim yaralarımı.
Hatta sana gelmiştim.
Yoktun!
Sonra aniden geçmiştin içimden.
Plakası neydi hayatının?
“Seni ararken her yerde, senden bir iz bulmak her seferinde.”
Sadece.
Yoksun!
“Bugün gelmeliydin! İçim kaç doğum yaptı sayamadım, görmeliydin.”
Her şeye hazırdım,
Patlasaydı mayınların, depremlerin olsaydı, ölseydim.
Umurumda değil ki hiçbir musibet.
Sadece sen!
Yoksun…


Ben artık nefes alamam,
Bir daha konuşamam,
Duyamam, dokunamam,
Göremem, ağlayamam.
Ben artık bavulun olamam,
Sana yaşayamam.
Kaç gece bu yolda ölür,
Sayamam…

Gelmelisin!

Boşluk





Her bittiğinde yeniden başlamaz mı sandın?...

Gök kırılıyor bugün,
Bilmediğim bir kente yıldırımların düşüyor.
Olmadığını anladığım her an bin bıçakla bir bilek kesiliyor,
Yine de acımıyor için, kaçtıkça kaçıyor belki de düşüyorsun.

Farkında mısın?

Ölmenin bir hakkı olmalı, ağlamanın falan.
Dudaklarındaki gurur,
Ateşi öpebileceğini mi sanıyorsun?
Yalnızlığın paslı bir tadı var, ağlamaya aç acıların falan.
Söyle dudaklarına,
Yormasın…

Ya da,

Demirden bir ünlem gibi durma her cümlemin sonunda.
Hiç yeni çağı görememiş düşlerime dokunma.
Hiçin anavatanına sürgün edilirken ben,
Yollarıma taşlarını koyma.

Cennet kokulu rüyalar,
Yok huzur dolu zamanlar,
Umutsuzken yarınlar,
Cehennemden düşen kanlı bir aşktı kalbime…

Ahh senin yollarında eskidi yağmurlar,
Ve bir kadeh yağmurun kollarında.
Sadece sol anahtarının açtığı bilinmez kapılarda,
Ve bir saat işlerken herhangi kolda.
Ahh senin yollarında eskidi bu yağmurlar.

Kendini denizle bir tutmasana,
Hiçbir ada bu kadar hayran olamaz sana,
Sende herkes gibi yaşasana,
Martılarla yarışmak yerine işine baksana.

Geceler edepsiz, riyakar.
Benim kimsenin bilmediği bir adım var.
İçimde ağlarken yalnızlıklar,
Benim asıl adım sonbahar…

Bir daha gülme!
Gülüşün sandığım imamsız bir cenaze.
Yağmurlar intihar ederken,
Sakın geleyim deme!
Biliyorum,
Her gelişin bağışlanmaz bir günaha gebe.

Öyle ki yağmur,
Nerede bir dostla karşılaşsam,
Nasılsın diyor,
Ağlıyorum.
Benim iyi’lerim seninle olduğundan,
Sen’li nasılsın’lar duyuyorum ağızlardan.
Cevap veremiyorum,
Bakıyorum,
Ağlıyorum.

Sığamıyorum sokaklara,
Ama
Boşluk üzerine boşluk yağdırıyorum…