11 Ekim 2009 Pazar

Ay’a kadar ölmek





Bu kaçıncı gece, bizi bizden eden.
Bir yarım sana tutsak bir yarım nefrete.

Terkedilmiş sokaklarıma taşıyordu renklerin,
Bana bakarken.
Oysa sana sığınmıştım ben.
Kırmızıya aşıktın ya sen,
Ve
Umursamaz rüzgarı arkana alırken…
Avuçların dolaşırken ülke ülke,
Kaç yenik şehir daha gömülecek sahte düşlere.

Hangi aşk müzelikti ki…

Gitme derken ve belli etmeden,
Ah bitmeseydi oyunlarımız hiç.
Her aşkta vardı bir parça deniz
Ve
Her ayrılığa – öncesine veya sonrasına- doluşurdu ürkek tenler.

Nasıl ki her aşk başkasınınsa, ayrılıkta öyleydi bizde.
Bizim hiç aşkımız, ayrılığımız olmadı.
Hiç bizimiz olmadı.

Sana sığındığım her an ya bir dudak buluyorsun ya da yalandan uçak.

Bir ameliyat izi gibi dururken bedenimin herhangi bir yerinde,
Ne yazık ki acıtmak için doğmuşsun sen!
Kalbin öyle bir tepe ki,
Tırmandıkça dibi boyluyorum,
Tırmandıkça büyüyorum, çürüyorum.
Dar geliyor sensiz günler, giyemiyorum.
Kan damlarken içimden,
Kimse görmüyor…
Kaç çocuk intihar etti içimden,
Hangi rahimden ölüm doğardı ki zaten.
İçim kimsesiz mezarlık,
Aşk acı, ihanet, sevinç ve saire.
Hepsi ölü.
Çok oldu öleli,
Selasız, cenazesiz ve hatta tabutsuz...

Hani bir şeyi kırk kere söylemek gerçekleşmesine yeterdi.
Kırk bitti.
Yetmedi.
17’40.
Daha yetmedi mi sahi?



“Deli gibi özlemek ve seyirci kalmak gidişlere. Hepsi bu…”

Hiç yorum yok: