Yine tanrıyla başlasın istedim satırlar ve bir tanrı aldım yanıma yukarıdan.
Çek dedim bir sandalye veya otur istediğin yere, karşıma.
Anlat dedim beni, anlat ki bileyim.
Ben neyim?!..
Sus’ma-sın dedi. Hoyrat bir sus’ma. Ağzını delip geçiyor aslında kelimeler ama sen yine de susturuyorsun acını, ama neden?
Uslu bir tanrı olup soru sormamasını istedim.
Sen dedi, susarak vuruyorsun o adamı farkında değilsin.
Yüzünde gizliyorsun mesela bir silahı ve bakarak deliyorsun gövdesini. Sonra niye uzak diyorsun. Saçma.
Yani dedi, insanlar envai çeşit silah imal ederler, bak bu da saçma.
Sözler vardır, gözler vardır, yüzler vardır, hiç akıllarına getirmezler.
Sen katilsin mesela, hem katil hem maktul olabilir mi insan sorusuna en gerçek örneksin.
Öldürüyorsun, ölüyorsun…
Ve nasıl olduğunu da hiç sezdirmiyor, hiç delil bırakmıyorsun.
Helal olsun!
Sen yenik başladın bu oyuna dedi. İlk, aşkla baktın ona. Oysa tanımalıydın ilk. Önce sıradan biri olarak tanıyıp sonra ‘aşık olabilmeyi’ seçmeliydin.
Aşk çok kördür çünkü. Görmez hiç hataları. Sen gördün mü?
Sadece var olduklarını bildin ve yok saydın! Yanlış mı?
Hak verdim…
Sen dedi tekrar, ona kelebekler açtın içinde, sonra hain bir kürtajla yok etmesine izin verdin. Yetmedi, ölümü onun elleri getirdi diye sövdün, söylendin. Peki niye izin verdin?
O zorlamadı, sen kaybettin!
Kan sızdırmaya başladım yatağa, affet!
Ölüyorum yavaş yavaş…
Kürtajın o puslu kahrıyla, o içli buhranıyla yaşadın bir süre.
Asalaklar gibi ağladın her gece. O, altına kadınları alıp soluğunu kesti, zevkle inledi. Sense adını sayıklayarak sızdın buz kütlesi yatağında her defa.
Nefret bile edemedin, sıradan bile edemedin, ne kadar beceriksizdin…
Kendini bile tanımazken, kalktın, zifiri karanlıklarda onu tanımaya çalıştın. Yüzünde asılı bin maskenin altındaki gerçek yüze ulaşmayı hedef saydın. Aptal! Bak, hep sen kanadın. Onu sıyırıp geçti bu yara –ki o bile fark etmedi.
Sen yok sayıldın…
Fısıldadım diline:
“Küçük gördü beni, çocuk…
Kızım diye sevmedi,
Küçüğüm demedi,
Çocuksun dedi, gitti.
Bu aşk; temelsiz bir apartman gibiydi…”
Avuçlarını açtı, gel dedi, bak kendine. Değil miydin çocuk?
Çocuktum…
Şimdi dedi, büyüdün ya sen, öyle zannediyorsun ya hani. Hayat da sana “intikam” düşlü bir an vaat ediyor ya hani. Al işte, kullan bu vaadi, ispatla büyüdüğünü dedi.
Sustum…
Bak dedi. Ne kadar dönersek dönelim dünyanın bir tarafı arkamızda kalır. Yani tam olmaz hiçbir şey, hep eksiklerle yaşanır. Durduğun yerden baktığında dünyanın tamamını görebiliyor musun sanki? Gözbebeğin kadar hayat.
Çabalama hiç, daha fazlası YOK!
Çok yüz verdin kalbine, kendini adam sandı. Kandaki krallığını kullanarak hükmetti sana gecelerde, kul gibi itaat ettin sende. Onu görmek de cehennemindi senin, hatta en dibi. Nefesin gururu oldu, bakışların kibri. Hoyrat efendiler yarattın. Yaratan sen iken, onların ilk öldürdüğü yine sen oldun…
Onun gelir gibi yapıp seni parçaladığı bu aşkta, seninde bir intikamın olmalı MUTLAKA!
Görme olanları ve korkma. Her şey senden yana artık.
Taktik aynı.
Dön, ateş et ve git!
Hepsi bu…
16 Mart 2012 Cuma
Totemistik Sanrılar
Tanrının kanatlarıysa eğer gökyüzü, hala bir anne kucağı kadar güvenli sayılabilir elbet.
Yerden yükselen ateşler sizi korkutabilir, ama merak etmeyin, geçicidir.
Siz en iyisi usulca terk edin kalıplarınızı.
Hayatın bir yerde ayağı takılmış, bir yerde başı dönmüş, bir yerde dikkati dağılmış olmalı.
Çünkü herkesin kalıbı bir başkasında saklı.
“Herkes yanlış kalıbın – adamı - .”
Bende bazen çok üzülüyorum biliyor musunuz?
Siz mesela, diyorsunuz ki: “Kendini çok fazla dinleme, kendinle çok fazla kalma.” Ve saire.
Peki madem doğrusu bu, kaçınızın kendinden daha yakın bulduğunu birileri var hayatında?
Hah! Komik olmayın.
Her biriniz şeffaf sanılan kalıp perdelerin arkasına saklanmış insanlarsınız.
Bazılarınızı çok iyi tanıyorum, kusura bakmayın.
Diyorsunuz ya: “Beni deli gibi sevecek birini bulsam hayatımı sonsuza dek onunla geçiririm, başıma taç ederim, yoluna ömrümü sererim.” falan diye.
İşte buna çok gülüyorum.
Siz ne zaman sizi sizden bile çok seven birini görseniz tırsak ahmaklar gibi kaçıyorsunuz.
Siz Hayatı eksik yaşarken, hayatın size tam bağımsızlık verebileceğini nasıl düşünürsünüz?
Bence bu yalanla yaşlanmayın…
En iyi siz bilin diye fısıldıyorum;
Hiçbir zaman tebessümüm mutluluktan, surat asıklığım mutsuzluktan olmadı benim.
Ama siz altında yatan gerçek nedenleri aramadınız.
Gördükleriniz üzerine yorumlar yaptınız, aptalca.
Zamanla geçer dediniz yaralara. Oysa zaman geçiyordu,
Ve geçen zamanın hiçbir – zaman – telafisi olmayacağını unutuyordunuz.
Ben hep “büyük sıçrayışlar için birkaç adım geriye gitmenin zorunluluğu”nu bildim.
Oysa siz “geriye gitmenin gereksiz, anlamsız, saçma, boş olduğunu” düşündünüz.
Sığ suların anlamsızlığında boğulmanızı dilemek isterim en son
Lakin hala merhametim tam.
Siz sadece şunu bilseniz yeterince acıtır:
SAVAŞAN KAYBEDEBİLİR,
SAVAŞMAYANSA ÇOKTAN KAYBETMİŞTİR…
Yerden yükselen ateşler sizi korkutabilir, ama merak etmeyin, geçicidir.
Siz en iyisi usulca terk edin kalıplarınızı.
Hayatın bir yerde ayağı takılmış, bir yerde başı dönmüş, bir yerde dikkati dağılmış olmalı.
Çünkü herkesin kalıbı bir başkasında saklı.
“Herkes yanlış kalıbın – adamı - .”
Bende bazen çok üzülüyorum biliyor musunuz?
Siz mesela, diyorsunuz ki: “Kendini çok fazla dinleme, kendinle çok fazla kalma.” Ve saire.
Peki madem doğrusu bu, kaçınızın kendinden daha yakın bulduğunu birileri var hayatında?
Hah! Komik olmayın.
Her biriniz şeffaf sanılan kalıp perdelerin arkasına saklanmış insanlarsınız.
Bazılarınızı çok iyi tanıyorum, kusura bakmayın.
Diyorsunuz ya: “Beni deli gibi sevecek birini bulsam hayatımı sonsuza dek onunla geçiririm, başıma taç ederim, yoluna ömrümü sererim.” falan diye.
İşte buna çok gülüyorum.
Siz ne zaman sizi sizden bile çok seven birini görseniz tırsak ahmaklar gibi kaçıyorsunuz.
Siz Hayatı eksik yaşarken, hayatın size tam bağımsızlık verebileceğini nasıl düşünürsünüz?
Bence bu yalanla yaşlanmayın…
En iyi siz bilin diye fısıldıyorum;
Hiçbir zaman tebessümüm mutluluktan, surat asıklığım mutsuzluktan olmadı benim.
Ama siz altında yatan gerçek nedenleri aramadınız.
Gördükleriniz üzerine yorumlar yaptınız, aptalca.
Zamanla geçer dediniz yaralara. Oysa zaman geçiyordu,
Ve geçen zamanın hiçbir – zaman – telafisi olmayacağını unutuyordunuz.
Ben hep “büyük sıçrayışlar için birkaç adım geriye gitmenin zorunluluğu”nu bildim.
Oysa siz “geriye gitmenin gereksiz, anlamsız, saçma, boş olduğunu” düşündünüz.
Sığ suların anlamsızlığında boğulmanızı dilemek isterim en son
Lakin hala merhametim tam.
Siz sadece şunu bilseniz yeterince acıtır:
SAVAŞAN KAYBEDEBİLİR,
SAVAŞMAYANSA ÇOKTAN KAYBETMİŞTİR…
Beynimin yorgun odalarında tozlanan anılarına…
Bugün adınız düş, adınız kül,
Bugün günlerden buhran,
Vakit karanlık.
Karanlığa alışık bir ruha ışıkları açmak bombalamaktır yaraları.
Ölümü getiriyorsunuz bana, adım adım.
Adım yok benim, tenim yok.
Kalbim,
Kalbim çürümüş bir sandık.
Üzülmeyin! Bunu siz istemediniz mi?
Hiç düşünmeyin…
Biliyorsunuz siz, kimse unutmak için sevmiyor bir başkasını.
Ama feleğe öyle alengirli bir rol verilmiş ki,
Her sevileni unutulmaya mutlak mahkum.
İtiraza kan, savunmaya kan, boyun eğmeye kan…
Kanayarak mı üzeri örtülüyor bu olanların?
Siz bunları bilin, bilerek sevin hatta.
Her şey sizin eserinizdir çünkü, görüntüleri değişerek bazen.
Bunun bir çözümü yok mu demeyin.
Durarak yaşanmaz hayat, mutlak adım bakidir, nefes durana kadar.
Çözümü yok!
Sağlam durun bir tek.
En sağlam kalıpların bile parçalanmış, yaralanmış yerleri olduğunu bilin,
Ve bilerek dik durun!
Küçük bir iğne ucu yarasıdır önce,
Sonra bıçaklarla kesilen, genişleyen, derinleşen bir şey.
Her eskiyi hatırlamak, her yeniyi eklemek ve hatta her şey büyütür yarayı.
Bir gün o yaranın içine düşmekten korkar hale gelirsiniz.
Ve anlarsınız;
O içine düşmekten korktuğunuz yara boşluğu kadar gerçek başka bir şey daha yoktur.
Bugün günlerden buhran,
Vakit karanlık.
Karanlığa alışık bir ruha ışıkları açmak bombalamaktır yaraları.
Ölümü getiriyorsunuz bana, adım adım.
Adım yok benim, tenim yok.
Kalbim,
Kalbim çürümüş bir sandık.
Üzülmeyin! Bunu siz istemediniz mi?
Hiç düşünmeyin…
Biliyorsunuz siz, kimse unutmak için sevmiyor bir başkasını.
Ama feleğe öyle alengirli bir rol verilmiş ki,
Her sevileni unutulmaya mutlak mahkum.
İtiraza kan, savunmaya kan, boyun eğmeye kan…
Kanayarak mı üzeri örtülüyor bu olanların?
Siz bunları bilin, bilerek sevin hatta.
Her şey sizin eserinizdir çünkü, görüntüleri değişerek bazen.
Bunun bir çözümü yok mu demeyin.
Durarak yaşanmaz hayat, mutlak adım bakidir, nefes durana kadar.
Çözümü yok!
Sağlam durun bir tek.
En sağlam kalıpların bile parçalanmış, yaralanmış yerleri olduğunu bilin,
Ve bilerek dik durun!
Küçük bir iğne ucu yarasıdır önce,
Sonra bıçaklarla kesilen, genişleyen, derinleşen bir şey.
Her eskiyi hatırlamak, her yeniyi eklemek ve hatta her şey büyütür yarayı.
Bir gün o yaranın içine düşmekten korkar hale gelirsiniz.
Ve anlarsınız;
O içine düşmekten korktuğunuz yara boşluğu kadar gerçek başka bir şey daha yoktur.
Takunyadan Düşen Irklar
Tanımadığım insanları özlüyorum bazen, bazen de tanıyamadıklarımı.
Küfrediyorum yaralı bir ceylanın dinine, imanına.
Küfrediyorum zafer sarhoşu bir aslanın kelamına.
Adınızı unutuyorum sık sık, affedin.
Çok küflendi ihtiyar hafızam.
Uslu durun, örtün yaralı kadınları.
Yaraya tuz basılan, ekmeği tuza katık yaptırılan kirli bir mezarlık burası.
Şşşttt!... Nefes dahi almayın.
Cesetlerin teninde yanıyor gece,
Uyandırmayın.
Söz verin sakin olmaya, size bir sır açıklayayım.
Ben en çok bana kendi etimi hediye eden adamları sevdim.
Kendi etiyle gelenler ise zaten baştan kaybedenlerdi,
Onları da tebessümle sakladım.
Siz hep uslu çocuklardınız da, işte ben şirinleri hiç tanımadım.
Kendi ruhumda yandı kendi ateşim,
Kendi tenimi yırtarak büyüdüm.
Ekmeği kana bandım, kalemi kalbe sapladım.
Tanımına argo ekledim yalnızlıkların,
Varlığından bile habersiz bir kayaya deniz taşıdım.
Tuğrasına gem vurdum ‘o’ kokan şehirlerin.
Zordu ya olsun, varlığına kilit vurdum kimliğinde o taşıyan anıların.
Kapatın gözlerinizi sabahlara
Ve bilin
Çıplak kaldı tüm dağların mahremi.
Boş verin sonra,
Noktasını koyun eksik sızıların.
Adına mühür basın, ekvator çizgisinden geçiyorsa acılar.
Bam telini bulun ve ateş edin sadece.
Her oyun gibi bunda da önce vuran kazanıyorsa,
Ateş edin ve gidin usulca.
Kan durur, kan kurur elbet.
Gerçek şudur ki;
Her maktul sadece kendi katiline aşık olur.
Küfrediyorum yaralı bir ceylanın dinine, imanına.
Küfrediyorum zafer sarhoşu bir aslanın kelamına.
Adınızı unutuyorum sık sık, affedin.
Çok küflendi ihtiyar hafızam.
Uslu durun, örtün yaralı kadınları.
Yaraya tuz basılan, ekmeği tuza katık yaptırılan kirli bir mezarlık burası.
Şşşttt!... Nefes dahi almayın.
Cesetlerin teninde yanıyor gece,
Uyandırmayın.
Söz verin sakin olmaya, size bir sır açıklayayım.
Ben en çok bana kendi etimi hediye eden adamları sevdim.
Kendi etiyle gelenler ise zaten baştan kaybedenlerdi,
Onları da tebessümle sakladım.
Siz hep uslu çocuklardınız da, işte ben şirinleri hiç tanımadım.
Kendi ruhumda yandı kendi ateşim,
Kendi tenimi yırtarak büyüdüm.
Ekmeği kana bandım, kalemi kalbe sapladım.
Tanımına argo ekledim yalnızlıkların,
Varlığından bile habersiz bir kayaya deniz taşıdım.
Tuğrasına gem vurdum ‘o’ kokan şehirlerin.
Zordu ya olsun, varlığına kilit vurdum kimliğinde o taşıyan anıların.
Kapatın gözlerinizi sabahlara
Ve bilin
Çıplak kaldı tüm dağların mahremi.
Boş verin sonra,
Noktasını koyun eksik sızıların.
Adına mühür basın, ekvator çizgisinden geçiyorsa acılar.
Bam telini bulun ve ateş edin sadece.
Her oyun gibi bunda da önce vuran kazanıyorsa,
Ateş edin ve gidin usulca.
Kan durur, kan kurur elbet.
Gerçek şudur ki;
Her maktul sadece kendi katiline aşık olur.
Yağmur’lu Araf Günleri
Bugün Pazartesi.
Bir tek Yağmur küs kaldı tanrı babasına.
Onun dışında herkes iyi geçiniyor birbiriyle ve en çok kendisiyle.
Yağmur :
“Kadınlar var.” Dedi. “Kadınlar şehvetli.
Tanrı kadını yaratırken şeytana teslim etmedi mi?
O zaman ağlamayacaksın!” dedi.
“Ağlayacak yüz yoksa karşında,
Aptal gibi ağlamayacaksın olmayana!
Kadere kafa tutmakla boyun eğmek arasında ince bir çizgide durmayacaksın işte. Ya kafa tutmayı bileceksin ya da aciz gibi susup boyun eğeceksin!”
“Her insanın kalbine saplanır aşk,
Her insanın alnından geçer.
Bunun için kimseyi suçlayamazsın.
Doğru mu yanlış mı tartamazsın.”
“Ne yapmalı” dedim, “Yağmur, ne yapmalı?”
“Yetmedi mi?” dedi. “Yetmedi mi bunca kafa tutmaların?
Hayır, katilin olay mahalline geri döndüğünü öğrendik de,
Maktulün katile geri döndüğü nerede görülmüş?”
“Oysa” dedim “Yağmur, oysa
Birbirinden ayrılan kıtalar gibiydik biz.
Bakıldığında puzzle parçaları gibi aynı,
Sadece ayrı.
Ve aslında
Abdestsiz namaz gibiydi bu aşk.
Cami avlusu olmalıydık biz.
Aramıza usulca bırakıla o piç: yaş farkı kundaklı ayrılık.
Oysa sende biliyordun, yaşla başlamıyordu aşk.
Ama yaş’la bitiyordu işte, nedeni bertaraf.
Tek soruyla cehennemi yaşıyorduk bu devirde Yağmur.
Tek soru:
“Giden, kime gitmiştir sizden?”
Cevabı boğaza yumruklar indirirken ya da cevapsızlığı mı demeli,
Gözde beliriyordu ateşler.
Ve nedense hep aynı yerde çıplak kalıyordu insan, aynı yerde çaresiz, savunmasız.
Hep aynı yerde yenik, neden?
Araf burası Yağmur,
Af her zaman makbuldür.
Sorma…
Ben Yağmur; Senin hayat bulduğun tek kabile,
İsimsiz tek dünya,
Kimliksiz tek bünye.
Ben; en kutsal aşkın en korkak ve en yalnız tanrıçası.
Yine de olsun, üzülme,
En azından seni tanıdım…”
Bugün pazartesi.
Ki zaten zamanın bazen yanlış bazen de flu yüzü.
Biraz da belki dünyanın sol yanını taşıyor gibi.
Hangi omuzdan akan kan hangi katile ulaştı ki bu zamana kadar?
Çok küçüğüz biz,
Dünyanın sığdığı yere göre çok küçüğüz.
Oysa geç kalmadık mı?
Kaf Dağı kadar uzaklarda hayat.
Bekledikçe arşınlandı hep mesafeler.
Gel dedikçe kaçan yüzler tanıdık,
Adım attıkça yalnızlaştık.
Yine de ne olursa olsun bir “nasılsın?” demeyi bilmeliydik ya,
Peki katillere “nasılsın?” diye sormak suç muydu?
Suçmuş gibi tutsak edildik.
Neyse,
Bugün, bir tek Yağmur’un tanrı babasına küs kaldığı pazartesi.
Araf günleri.
Islak kalabalıkların güneşi.
Biz iki kişi değildik, sadece adımız intikam ateşi.
Soğuk yenmeli diyeydi zaten kışta yaşamak.
Öyle işte Yağmur.
Neyse. Bugün Pazartesi…
Bir tek Yağmur küs kaldı tanrı babasına.
Onun dışında herkes iyi geçiniyor birbiriyle ve en çok kendisiyle.
Yağmur :
“Kadınlar var.” Dedi. “Kadınlar şehvetli.
Tanrı kadını yaratırken şeytana teslim etmedi mi?
O zaman ağlamayacaksın!” dedi.
“Ağlayacak yüz yoksa karşında,
Aptal gibi ağlamayacaksın olmayana!
Kadere kafa tutmakla boyun eğmek arasında ince bir çizgide durmayacaksın işte. Ya kafa tutmayı bileceksin ya da aciz gibi susup boyun eğeceksin!”
“Her insanın kalbine saplanır aşk,
Her insanın alnından geçer.
Bunun için kimseyi suçlayamazsın.
Doğru mu yanlış mı tartamazsın.”
“Ne yapmalı” dedim, “Yağmur, ne yapmalı?”
“Yetmedi mi?” dedi. “Yetmedi mi bunca kafa tutmaların?
Hayır, katilin olay mahalline geri döndüğünü öğrendik de,
Maktulün katile geri döndüğü nerede görülmüş?”
“Oysa” dedim “Yağmur, oysa
Birbirinden ayrılan kıtalar gibiydik biz.
Bakıldığında puzzle parçaları gibi aynı,
Sadece ayrı.
Ve aslında
Abdestsiz namaz gibiydi bu aşk.
Cami avlusu olmalıydık biz.
Aramıza usulca bırakıla o piç: yaş farkı kundaklı ayrılık.
Oysa sende biliyordun, yaşla başlamıyordu aşk.
Ama yaş’la bitiyordu işte, nedeni bertaraf.
Tek soruyla cehennemi yaşıyorduk bu devirde Yağmur.
Tek soru:
“Giden, kime gitmiştir sizden?”
Cevabı boğaza yumruklar indirirken ya da cevapsızlığı mı demeli,
Gözde beliriyordu ateşler.
Ve nedense hep aynı yerde çıplak kalıyordu insan, aynı yerde çaresiz, savunmasız.
Hep aynı yerde yenik, neden?
Araf burası Yağmur,
Af her zaman makbuldür.
Sorma…
Ben Yağmur; Senin hayat bulduğun tek kabile,
İsimsiz tek dünya,
Kimliksiz tek bünye.
Ben; en kutsal aşkın en korkak ve en yalnız tanrıçası.
Yine de olsun, üzülme,
En azından seni tanıdım…”
Bugün pazartesi.
Ki zaten zamanın bazen yanlış bazen de flu yüzü.
Biraz da belki dünyanın sol yanını taşıyor gibi.
Hangi omuzdan akan kan hangi katile ulaştı ki bu zamana kadar?
Çok küçüğüz biz,
Dünyanın sığdığı yere göre çok küçüğüz.
Oysa geç kalmadık mı?
Kaf Dağı kadar uzaklarda hayat.
Bekledikçe arşınlandı hep mesafeler.
Gel dedikçe kaçan yüzler tanıdık,
Adım attıkça yalnızlaştık.
Yine de ne olursa olsun bir “nasılsın?” demeyi bilmeliydik ya,
Peki katillere “nasılsın?” diye sormak suç muydu?
Suçmuş gibi tutsak edildik.
Neyse,
Bugün, bir tek Yağmur’un tanrı babasına küs kaldığı pazartesi.
Araf günleri.
Islak kalabalıkların güneşi.
Biz iki kişi değildik, sadece adımız intikam ateşi.
Soğuk yenmeli diyeydi zaten kışta yaşamak.
Öyle işte Yağmur.
Neyse. Bugün Pazartesi…
3 Haziran 2011 Cuma
Sahtebirkimliklevarolmayıseçenkorkakveaptalyağmurtanesiolmayıseçmekbenimisteğimdışındataşındıvarlığıma.
Kimsesiz geldi yanıma ve bir o kadar hissiz.
Kanama öncesiydi, kanatma evresi.
Tanrı buyruk verdiğinden beri;
“Yalnız kadınlar kanamayı bilmeli!”
Bazen sessizlik en gerçek ve en uzun konuşmalardır.
Konuşmak bundan sonra bir ehemmiyet taşımaz.
Ki çıplak olur sessizlik, acımasız bir utancı yüze çarpar gibi.
Öğrendim; tanıdığım bütün iyi insanlar terk etti.
Terk edilenler ise gemiyi en önce terk etmeyi unutan aptal farelerdi.
Karşıma oturan suskun bir puttan öte değildi.
Oysa “kalp ahmak bir zanlıdır” bilinir ki.
Yine de başımı ateşine yas’ladım.
Ne zaman beni uyutmaya kalksa yabancı bir nefes tanıdım.
Yine de o ateşe sığınarak ağladım.
“Uyu” dedi kan tadıyla yoğrulan o ses.
Ses ki asırlardır kelimeleri unutmuş.
Kasıklarıma saplanan kurşunlara bile yük oldum.
Uyudum.
Sol göğsüme dokundu bir el. (iyi bir heykeltıraşın her çeşit bedeni tanıyan eli)
Nefesimi yuttum.
Ölüyle temasa geçen bir medyum gibi,
Bir ruhbaz gibi,
Kesik kesik,
Konuşmayı deneyen bir mumya gibi…
- “Tanrı sularında yıkamaya çalıştığın bir karanfildi benim adım.
Adım bile “kara” sıfatını taşıyordu.
Her rengi asaletle taşıyan bir ebemkuşağına
Sonsuz karanlık salmak. . .
|haddimi de alıp kaçtım.|
Ben ödenecek hiçbir bedelden korkmadım,
Yine de peygamber olarak yaratılmadım,
Gitmek kırmızıya boyadıysa her şeyi,
Affet!
Ah! Ne durmak bilmez bir aptalsın.
Kanatmaya çalıştığın benim kalbim.
Unut bunu!
Uslan artık yalvarırım,
Çünkü dedi, sadece “insanların” kalbi kanar.
Bense hayvan sıfatını bile kendime yakıştıramam.
Yalnız uyumaya alış,
Sessiz kalmalara alış,
Yokluğuma alış,
Alış buna…”
Lisanı aksak bir yalnızlığı evlat edindim.
Muhalefet değilim erken sönen aydınlıklara,
Ya da erken biten aşklara.
Ama bilmiyorsun.uz katran temizlenmeyi nasıl unutur,
Yara kabuk bağlamayı nasıl unutur, bilmiyorsun.uz.
İnsanın içinde insan büyür mü hiç sormadım.
Ama insan içinde çok şey büyütebiliyormuş,
Anladım.
Ve ben:
Geniş ülkelerin en dar zamanlarını tanıdığımdan beri yalnızım.
Kafiyesini unutuyorum suskunlukların.
Paslı şarap tadı kalıyor adından geriye.
Adın: pelesenk.
Adın: lal.
En tanıdık halin bu sessizliğin,
Ah benim hasta ruhlu sevgilim
Hani dedin ya “Alış buna” diye,
Affet. Bir harfi yanlış anlamışım,
Ben en çok sana alışmışım…
Kanama öncesiydi, kanatma evresi.
Tanrı buyruk verdiğinden beri;
“Yalnız kadınlar kanamayı bilmeli!”
Bazen sessizlik en gerçek ve en uzun konuşmalardır.
Konuşmak bundan sonra bir ehemmiyet taşımaz.
Ki çıplak olur sessizlik, acımasız bir utancı yüze çarpar gibi.
Öğrendim; tanıdığım bütün iyi insanlar terk etti.
Terk edilenler ise gemiyi en önce terk etmeyi unutan aptal farelerdi.
Karşıma oturan suskun bir puttan öte değildi.
Oysa “kalp ahmak bir zanlıdır” bilinir ki.
Yine de başımı ateşine yas’ladım.
Ne zaman beni uyutmaya kalksa yabancı bir nefes tanıdım.
Yine de o ateşe sığınarak ağladım.
“Uyu” dedi kan tadıyla yoğrulan o ses.
Ses ki asırlardır kelimeleri unutmuş.
Kasıklarıma saplanan kurşunlara bile yük oldum.
Uyudum.
Sol göğsüme dokundu bir el. (iyi bir heykeltıraşın her çeşit bedeni tanıyan eli)
Nefesimi yuttum.
Ölüyle temasa geçen bir medyum gibi,
Bir ruhbaz gibi,
Kesik kesik,
Konuşmayı deneyen bir mumya gibi…
- “Tanrı sularında yıkamaya çalıştığın bir karanfildi benim adım.
Adım bile “kara” sıfatını taşıyordu.
Her rengi asaletle taşıyan bir ebemkuşağına
Sonsuz karanlık salmak. . .
|haddimi de alıp kaçtım.|
Ben ödenecek hiçbir bedelden korkmadım,
Yine de peygamber olarak yaratılmadım,
Gitmek kırmızıya boyadıysa her şeyi,
Affet!
Ah! Ne durmak bilmez bir aptalsın.
Kanatmaya çalıştığın benim kalbim.
Unut bunu!
Uslan artık yalvarırım,
Çünkü dedi, sadece “insanların” kalbi kanar.
Bense hayvan sıfatını bile kendime yakıştıramam.
Yalnız uyumaya alış,
Sessiz kalmalara alış,
Yokluğuma alış,
Alış buna…”
Lisanı aksak bir yalnızlığı evlat edindim.
Muhalefet değilim erken sönen aydınlıklara,
Ya da erken biten aşklara.
Ama bilmiyorsun.uz katran temizlenmeyi nasıl unutur,
Yara kabuk bağlamayı nasıl unutur, bilmiyorsun.uz.
İnsanın içinde insan büyür mü hiç sormadım.
Ama insan içinde çok şey büyütebiliyormuş,
Anladım.
Ve ben:
Geniş ülkelerin en dar zamanlarını tanıdığımdan beri yalnızım.
Kafiyesini unutuyorum suskunlukların.
Paslı şarap tadı kalıyor adından geriye.
Adın: pelesenk.
Adın: lal.
En tanıdık halin bu sessizliğin,
Ah benim hasta ruhlu sevgilim
Hani dedin ya “Alış buna” diye,
Affet. Bir harfi yanlış anlamışım,
Ben en çok sana alışmışım…
Kıble’nin İhaneti
“Beni aldattın!” dedim, nefesi nefesime varmaya ant içmişken.
Durdurmak istedim etrafa saçılmış, kanayan yaraları.
Geri çekti yağmur kendini,
Kanayan aslında kalbi delik, sahte bir denizciydi.
- “Siz kadınlar” dedi, “ hep böyle değil misiniz?
Terk edildiğinizde elinden oyuncağı alınmış çocuk hırsına bürünmez misiniz?
Dünyanın tüm oyuncaklarını verseler size, yine de o zorla alınan oyuncağı istemez misiniz?”
“İnsan doğası bu değil mi? “ dedim.
“Her insan kendinden zorla alınan herhangi bir şeyi geri alana kadar her türlü şeytanlığa girmez mi?
Elde edip de hevesini aldıktan sonra fırlatıp gitmez mi?”
| Kumar oynadık tanrının değerleriyle.
Aslında bakarsan hayat hepimize yönlendirilen bir küfürdü,
Bazılarımız umursamazken bazılarımız gurur meselesi yaptı.
Üçlü oyundu belki de,
Yar, yara ve yaratan.
Bazen de sonradan eklenen çelimsiz şeytan.
Ten değiştirse de, boyut değiştirse de hep aynı.
Bir de; en arkadan en önü görme ihtimaliyle. |
İntikam kelimesinin bize bahşedilen iki farklı anlamını, yolun iki zıt yönünden son sürat gelen arabalar gibi çarpıştırdık.
Aylardır süregelen arama – kurtarma çalışmaları halen devam etmekte.
Asırlar sonra bulunması muhtemel bir arkeolojik olay gibi.
Cahil dönemim, buluğ çağım.
Tehdit et kalbimi, yara’n düşük yapsın.
Boynuma çizdiğin iz’in sonsuz yalnızlığımdır.
Ki ellerini ağda ile çekmediler mi tenimden?
Tenim şimdi buz.
Tabi tenin altında üşüyen et midir, ruh mudur bilmem.
Sen söyle…
- “ Ah benim gençliğim, en asi, en heyecanlı, en korkak yanım.
Ben bunları kaybettim.
Sana anlatmaya çalıştığım da buydu. Eksiğim.
Bile bile geldiğin yolunum senin.
Baştan dönmeliydin!”
“ Sana dedim hoyratlığım,
Tenim benden bile geçerdi geçseydi senden.
Ah, birkaç parmak izinden öte ne kaldı?
Cezam kesildiğinden beridir yokluğumla varlığım bir.
Kendi içimde başkasına emanet ettim beni.
“Ve” dedi tanrı, “Evet. Her geceyi sabaha kavuşturana dek beklemek senin görevin!”
‘Nöbetim ömrüm olsun tanrım, yeter ki sesi duyulsun.’
Duyulmadı …
Beni olgunlaştırdın, büyüttün, susturdun, durdurdun. Kutlarım.
Birazdan ölecekmiş gibi yaşamayı bile öğrettin de bir şükretmeyi öğretemedin.
Bir de gelmeyi öğrenemedin be.
-“ Ah’ın yeminim olsun, ömür boyu yanımda dursun da,
Sen git!”
“İki dağı tapınak olarak gören, hiç yorulmadan, dinlenmeden defalarca gidip gelen…
İntikamını ör saçlarına.
Ahmaksın sen!
Ama göremiyorum işte gözümdeki yüzünden,
Anlamıyorum, uyuşturduğun zihnimden.
Ne yaparsan yap, yok, gidilmiyor senden…
Durdurmak istedim etrafa saçılmış, kanayan yaraları.
Geri çekti yağmur kendini,
Kanayan aslında kalbi delik, sahte bir denizciydi.
- “Siz kadınlar” dedi, “ hep böyle değil misiniz?
Terk edildiğinizde elinden oyuncağı alınmış çocuk hırsına bürünmez misiniz?
Dünyanın tüm oyuncaklarını verseler size, yine de o zorla alınan oyuncağı istemez misiniz?”
“İnsan doğası bu değil mi? “ dedim.
“Her insan kendinden zorla alınan herhangi bir şeyi geri alana kadar her türlü şeytanlığa girmez mi?
Elde edip de hevesini aldıktan sonra fırlatıp gitmez mi?”
| Kumar oynadık tanrının değerleriyle.
Aslında bakarsan hayat hepimize yönlendirilen bir küfürdü,
Bazılarımız umursamazken bazılarımız gurur meselesi yaptı.
Üçlü oyundu belki de,
Yar, yara ve yaratan.
Bazen de sonradan eklenen çelimsiz şeytan.
Ten değiştirse de, boyut değiştirse de hep aynı.
Bir de; en arkadan en önü görme ihtimaliyle. |
İntikam kelimesinin bize bahşedilen iki farklı anlamını, yolun iki zıt yönünden son sürat gelen arabalar gibi çarpıştırdık.
Aylardır süregelen arama – kurtarma çalışmaları halen devam etmekte.
Asırlar sonra bulunması muhtemel bir arkeolojik olay gibi.
Cahil dönemim, buluğ çağım.
Tehdit et kalbimi, yara’n düşük yapsın.
Boynuma çizdiğin iz’in sonsuz yalnızlığımdır.
Ki ellerini ağda ile çekmediler mi tenimden?
Tenim şimdi buz.
Tabi tenin altında üşüyen et midir, ruh mudur bilmem.
Sen söyle…
- “ Ah benim gençliğim, en asi, en heyecanlı, en korkak yanım.
Ben bunları kaybettim.
Sana anlatmaya çalıştığım da buydu. Eksiğim.
Bile bile geldiğin yolunum senin.
Baştan dönmeliydin!”
“ Sana dedim hoyratlığım,
Tenim benden bile geçerdi geçseydi senden.
Ah, birkaç parmak izinden öte ne kaldı?
Cezam kesildiğinden beridir yokluğumla varlığım bir.
Kendi içimde başkasına emanet ettim beni.
“Ve” dedi tanrı, “Evet. Her geceyi sabaha kavuşturana dek beklemek senin görevin!”
‘Nöbetim ömrüm olsun tanrım, yeter ki sesi duyulsun.’
Duyulmadı …
Beni olgunlaştırdın, büyüttün, susturdun, durdurdun. Kutlarım.
Birazdan ölecekmiş gibi yaşamayı bile öğrettin de bir şükretmeyi öğretemedin.
Bir de gelmeyi öğrenemedin be.
-“ Ah’ın yeminim olsun, ömür boyu yanımda dursun da,
Sen git!”
“İki dağı tapınak olarak gören, hiç yorulmadan, dinlenmeden defalarca gidip gelen…
İntikamını ör saçlarına.
Ahmaksın sen!
Ama göremiyorum işte gözümdeki yüzünden,
Anlamıyorum, uyuşturduğun zihnimden.
Ne yaparsan yap, yok, gidilmiyor senden…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)