3 Haziran 2011 Cuma

Sahtebirkimliklevarolmayıseçenkorkakveaptalyağmurtanesiolmayıseçmekbenimisteğimdışındataşındıvarlığıma.

Kimsesiz geldi yanıma ve bir o kadar hissiz.
Kanama öncesiydi, kanatma evresi.
Tanrı buyruk verdiğinden beri;
“Yalnız kadınlar kanamayı bilmeli!”

Bazen sessizlik en gerçek ve en uzun konuşmalardır.
Konuşmak bundan sonra bir ehemmiyet taşımaz.
Ki çıplak olur sessizlik, acımasız bir utancı yüze çarpar gibi.

Öğrendim; tanıdığım bütün iyi insanlar terk etti.
Terk edilenler ise gemiyi en önce terk etmeyi unutan aptal farelerdi.

Karşıma oturan suskun bir puttan öte değildi.
Oysa “kalp ahmak bir zanlıdır” bilinir ki.
Yine de başımı ateşine yas’ladım.
Ne zaman beni uyutmaya kalksa yabancı bir nefes tanıdım.
Yine de o ateşe sığınarak ağladım.

“Uyu” dedi kan tadıyla yoğrulan o ses.
Ses ki asırlardır kelimeleri unutmuş.
Kasıklarıma saplanan kurşunlara bile yük oldum.
Uyudum.
Sol göğsüme dokundu bir el. (iyi bir heykeltıraşın her çeşit bedeni tanıyan eli)
Nefesimi yuttum.
Ölüyle temasa geçen bir medyum gibi,
Bir ruhbaz gibi,
Kesik kesik,
Konuşmayı deneyen bir mumya gibi…
- “Tanrı sularında yıkamaya çalıştığın bir karanfildi benim adım.
Adım bile “kara” sıfatını taşıyordu.
Her rengi asaletle taşıyan bir ebemkuşağına
Sonsuz karanlık salmak. . .
|haddimi de alıp kaçtım.|
Ben ödenecek hiçbir bedelden korkmadım,
Yine de peygamber olarak yaratılmadım,
Gitmek kırmızıya boyadıysa her şeyi,
Affet!
Ah! Ne durmak bilmez bir aptalsın.
Kanatmaya çalıştığın benim kalbim.
Unut bunu!
Uslan artık yalvarırım,
Çünkü dedi, sadece “insanların” kalbi kanar.
Bense hayvan sıfatını bile kendime yakıştıramam.
Yalnız uyumaya alış,
Sessiz kalmalara alış,
Yokluğuma alış,
Alış buna…”

Lisanı aksak bir yalnızlığı evlat edindim.
Muhalefet değilim erken sönen aydınlıklara,
Ya da erken biten aşklara.
Ama bilmiyorsun.uz katran temizlenmeyi nasıl unutur,
Yara kabuk bağlamayı nasıl unutur, bilmiyorsun.uz.
İnsanın içinde insan büyür mü hiç sormadım.
Ama insan içinde çok şey büyütebiliyormuş,
Anladım.

Ve ben:
Geniş ülkelerin en dar zamanlarını tanıdığımdan beri yalnızım.
Kafiyesini unutuyorum suskunlukların.
Paslı şarap tadı kalıyor adından geriye.
Adın: pelesenk.
Adın: lal.

En tanıdık halin bu sessizliğin,
Ah benim hasta ruhlu sevgilim
Hani dedin ya “Alış buna” diye,
Affet. Bir harfi yanlış anlamışım,
Ben en çok sana alışmışım…

Kıble’nin İhaneti

“Beni aldattın!” dedim, nefesi nefesime varmaya ant içmişken.
Durdurmak istedim etrafa saçılmış, kanayan yaraları.
Geri çekti yağmur kendini,
Kanayan aslında kalbi delik, sahte bir denizciydi.
- “Siz kadınlar” dedi, “ hep böyle değil misiniz?
Terk edildiğinizde elinden oyuncağı alınmış çocuk hırsına bürünmez misiniz?
Dünyanın tüm oyuncaklarını verseler size, yine de o zorla alınan oyuncağı istemez misiniz?”

“İnsan doğası bu değil mi? “ dedim.
“Her insan kendinden zorla alınan herhangi bir şeyi geri alana kadar her türlü şeytanlığa girmez mi?
Elde edip de hevesini aldıktan sonra fırlatıp gitmez mi?”

| Kumar oynadık tanrının değerleriyle.
Aslında bakarsan hayat hepimize yönlendirilen bir küfürdü,
Bazılarımız umursamazken bazılarımız gurur meselesi yaptı.
Üçlü oyundu belki de,
Yar, yara ve yaratan.
Bazen de sonradan eklenen çelimsiz şeytan.
Ten değiştirse de, boyut değiştirse de hep aynı.
Bir de; en arkadan en önü görme ihtimaliyle. |

İntikam kelimesinin bize bahşedilen iki farklı anlamını, yolun iki zıt yönünden son sürat gelen arabalar gibi çarpıştırdık.
Aylardır süregelen arama – kurtarma çalışmaları halen devam etmekte.
Asırlar sonra bulunması muhtemel bir arkeolojik olay gibi.

Cahil dönemim, buluğ çağım.
Tehdit et kalbimi, yara’n düşük yapsın.
Boynuma çizdiğin iz’in sonsuz yalnızlığımdır.
Ki ellerini ağda ile çekmediler mi tenimden?
Tenim şimdi buz.
Tabi tenin altında üşüyen et midir, ruh mudur bilmem.
Sen söyle…


- “ Ah benim gençliğim, en asi, en heyecanlı, en korkak yanım.
Ben bunları kaybettim.
Sana anlatmaya çalıştığım da buydu. Eksiğim.
Bile bile geldiğin yolunum senin.
Baştan dönmeliydin!”

“ Sana dedim hoyratlığım,
Tenim benden bile geçerdi geçseydi senden.
Ah, birkaç parmak izinden öte ne kaldı?
Cezam kesildiğinden beridir yokluğumla varlığım bir.
Kendi içimde başkasına emanet ettim beni.
“Ve” dedi tanrı, “Evet. Her geceyi sabaha kavuşturana dek beklemek senin görevin!”
‘Nöbetim ömrüm olsun tanrım, yeter ki sesi duyulsun.’

Duyulmadı …

Beni olgunlaştırdın, büyüttün, susturdun, durdurdun. Kutlarım.
Birazdan ölecekmiş gibi yaşamayı bile öğrettin de bir şükretmeyi öğretemedin.
Bir de gelmeyi öğrenemedin be.

-“ Ah’ın yeminim olsun, ömür boyu yanımda dursun da,
Sen git!”

“İki dağı tapınak olarak gören, hiç yorulmadan, dinlenmeden defalarca gidip gelen…
İntikamını ör saçlarına.
Ahmaksın sen!
Ama göremiyorum işte gözümdeki yüzünden,
Anlamıyorum, uyuşturduğun zihnimden.
Ne yaparsan yap, yok, gidilmiyor senden…

Katli Diyarın Uygunsuz Adımları

Her gece varlığı ispatlanamayan bir celladın bir cumhuriyet devirdiğine şahit oluyorum uzun zamandır. Aynaya bakıyorum, içimde pusuyan yalnızlığa. “Kimsin ki sen?” diyor içimden çıkıp benimle yüzleşen bir ben. Aynaya sır oluyorum. Kendimi kırıp döküyorum en çok. Katilime soruyorum takıntıları, saplantıları. Her soruda bir bıçak yarası alıyorum. Yine de yılmıyorum ama. Sabah oluyor ansızın, kan tükeniyor, nefes doğuyor. Güneşe şükreden melekleri selamlıyorum.



Bir yaram var, biliyorum. Bir diyorum çünkü, hepsi aynı. Bilmenin bilincinde, bilmenin hazzını keşfediyorum. Lakin ona sarılamıyorum, sahiplenemiyorum. Kendi farem oluyorum sonra, kendimden korkup kendimi zehirliyorum. Uyanıyorum hemen. Deniz doğuran martıların özgür kanatlarını okşuyorum önce. Geceleyip sabahlarca, gri bir kente yudumluyorum susuz çayımı sonra. Umutla kanıyorum sokaklara. Beynimi yere vura vura yürüyorum ve usul usul. Yollara döküldüğünü görüyorum onlarca vurgun yiyen mehtabın. Umutla hüzünlenen ceninleri selamlıyorum.



Yıldızlar yaşamaktan yaşlanmış öfkeler savuruyor hücrelerime. Meteorlara şefkat sunuyorum. Mutluluğu giyotinleyen saatler tanıyorum. Tarih Kızılırmak’tan akıyor. Kanlanıyorum. Kime yağıyor yetim ağıtlar? Kimi kutsallaştırıyor bu günah dolu nehirler sahi?



Ben… Ben size bırakıyorum, kanla karışık dökülen savunmasız yağmurları.

Huzurla ölen kalpazanları selamlıyorum.



Aslında ben her gece size dua ediyorum. Özgür bırakın ruhumu diye. Çok yalnız bırakıyorsunuz sokak çocuklarını. Çok geç kalıyorsunuz hayata ve çok yüzeysel yaşıyorsunuz her şeyi. İnanın bana. Anlam kattığınız her ne varsa daha da anlamsızlaşıyor sayenizde.

Rüyalarınızı katleden günahlarınızı selamlıyorum.



Merak etmeyin. Bir fincan kahveden aldığınız haz kadar o ‘her şey’. Ve korkmayın, 40 yıl hatrı da yok o ‘hiçbir şey’in.

Biliyor musunuz? Sınırlarını sizin çizdiğiniz bu oyunda sınırların dışına çıkma aptallığına düşüp kendinizi eziyorsunuz. Aşkı siz sahipsizleştiriyorsunuz. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Adem ile Havva’yı nasıl unutuyorsunuz mesela? Sonra “aşk yok!” deyip ahkam kesiyorsunuz. Fosil bile olsa en küçük aşk kırıntısında hemen hiddetleniyorsunuz. Nasıl bu kadar çelişebiliyorsunuz?

Çarpık güvenlerinizi, sınırsız yüzlerinizi selamlıyorum.



Görüyor musunuz? Göğsümden sızan ışık önümü aydınlatıyor. Yine de hep en karanlıklarda ‘ben’ yürüyorum. Size kitlesel yalnızlıklar hediye ediyorum. Sizi umursuyor, size üzülüyorum. Yorgun düşlerinizi hapsettiğiniz zindanlar bile size ihanet ediyor. Siz yine de en büyük kötülüğü dahi iyilikle taçlandırıyorsunuz. Biliyorum. Siz cenneti bulmak için günahlar işliyorsunuz. Doğrusu bu sanıyorsunuz ve kimse size asıl doğruyu anlatmıyor. Yaralanıyorsunuz mesela, kimse umursamıyor. Kendi yaranızı kendiniz iyileştiriyor, kendi acınızdan kendi şeytanlarınızı yaratıyorsunuz. Acımasızlık yarışı yapıyorsunuz sonra.

Ama size kızmıyorum.

Acıyorum…

Sessizce uzanıyorum kalplerinize siz uyurken ve katledilmiş iyiliklerinizi selamlıyorum…

Peygamberin Sesi

“Uyan!” dedi.

“Bu yol korkunun yolu değil.”

İçimdeki peygamber fiiliyatını öyle salmış ki sürekli vahiy gönderiyor tanrısı,

Sürekli vaazlar veriyor,

İçimin odaları bir tarikat sahası gibi,

Ve biliyorum, şeytanı cezp ediyor,

Günahları artıyor.

“Katledin birbirinizi!

Sadece ten öldürerek katil olunmaz biliniz ki.

Katledin ama kalplerinizi.

Masum çocuklarınızı hunharca katleder gibi,

Oluk oluk kanatın!

Akan kanların sıcaklığını,

Verdiği o inanılmaz hazzı hissedin.

Emin olun;

Hiçbir şey, hatta en büyük zevklerin doruk noktaları bile size bu kadar tat vermeyecek.” dedi.

Hayat: sürü psikolojisi, kalabalıklarda yalnızlık açlığı, yalnızlıklarda kalabalıklara özlem.

Sürekli büyüyen bir ütopya, bir bilim kurgu sahnesi.

Bilirsiniz ki siz hiçbir zaman hayatın merkezi konumuna varmadınız.

Ama herkesin içinde bir nirvana sınırı vardı ve o sınıra varmanın doyumsuz açlığı.

Bilinçsizce büyüyen bir egoistlik hissiyatı ve çürümeye mahkum et yığınlarını bir gezegen mahiyetinde büyütüp o gezegenin hakimi sanma arzusu.

Arzular ise her firavunun kıyamet noktası.

Eğer kör bilinç ameliyatla sağlığına kavuşsaydı ve varlığın hücre boyutundaki küçüklüğünü görseydi, o birçok et yığını kendini, kendi çürümesine mahkum ederdi.

Lakin kör. Köre bilmediğini anlatamazsın.

Varlığını tanırsın, birileri gelir ruhunu okşar, imparatorluğunu tanırsın.

Peki hepsinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlasan,

Kime kurtarıcı olarak sığınırsın?

İşte hayat buradan başlıyor.

Eğer bir gün gerçeği görme riskin varsa,

En azından bir kişi bırak hayatında, tüm iyiliğinle yoğurduğun.

Sığınacağı bir dalı kalmayan kuş en fazla kendi ölümüne kadar kanat çırpabilir.

Ve hiç değilse içindeki peygamberin iyi yanını tanı.

Boşlukları dolduran o ilahi sesi olmasaydı delirmenin tam tanımı senin düşüncenden başlayabilirdi.

O ilah ses hem seni deli eden hem de seni delilikten koruyan yegane varlık-cık.



-

İçimde kaç kişi taşıdığımı bilmiyorum

Ki onlara kişi de denmez aslında hepsi benim düşüncelerim ve düşünce kişileşmez.

Ama bir gezegeni dolduracak kadar çok olma ihtimalleri büyük.

Benim peygamberim ise onlara ‘Uyan’ emri veriyor.

Ve sonra şeytanın sesini duyuyoruz, esirlerine 'Kanat' emri verirken.

Varlığın her alanında birileri ve bir şeyler sürekli vahiyler gönderirken

Nasıl kendi tanımını yaratır ki insan?

Olasılık kabiliyeti düşük ihtimal.



Kendi kendini sünnet etme durumuna zorla ulaştırılmış bir çocukluk evresi bu.

Bilirsiniz işte bazılarının eli daha yatkın olur.

Diğerleri ise abesle iştigal,

Yalnızlıkla iştigal,

Ölümle iştigal ve saire.

Vaaz : Vadesi Dolmuş Bir Kalbin Arafa Gönderilmesi

Hiçbir zaman kendime yediremeyeceğim sessizliklerim oldu senle.

İki derviş buldum hep bedenimde, inanılmaz uçurumlarım oldu.

Biri dedi ki “Susma. Ney bile hasretliğini söyler ki kamıştandır. Sen ete kemiğe bürünmüş insanoğlu, sen aşık, sen yara. Susma!

Öbürü ise “Dur!” dedi. “Dur, bekle! Elinden geleni yaptığına inan. Sabrın acısını tanı. Meyvesi kaf dağında dahi olsa sana onu bulmak yazılıysa, duramazsın. Ama şimdi dur. Soluklanmak her yaraya pansumandır.”

Gözlerime indirdiğim ‘sen’ perdesini siyaha boyadım.

Yeni sesler duydum, onlara yaklaştım.

Kör gözle tanıdık bir mutluluk aradım.

Ama biliyordum içim bir boşluk. (boşluksa dolmaz.)

Ve o boşluk hiçbir his taşımayacak. (sadece sesler yankılanabilir en fazla)

Yankıları dinledim.

Her gece bir cellat kimliğine büründü varlığın.

Dedin ki “ Aşığın başını vurmak nerede görülmüş, kalp onun varlık sahası.”

Her gece bir cellada bıraktım kalbimi.

Her gece bir katile.

Kanımı içtiklerimi gördüm gizlice. (Çok kan vardı.)

Ağlamadım.

Tanrı beni dünyayı mahvetmemden korkarmış gibi arafa fırlattı.

O dahil kimse görmüyor artık, kimse bilmiyor.

Çünkü çocukluğumdan kalan tek inanç ‘onun merhametli’ olmasıydı.

Dedim ki; “Görse, merhametle bakardı. Görse susmaz, görse durmazdı.”

İnandım.

Oysa o tanrıya hep sormak istedim. “Anne rahminde – yeniden – yer var mı?”

Hiçbir şey tarafından kabul görmediğim bu noktada durmanın bir anlamı yoktu çünkü.

Arafsa karanlık, yalnızlık, uçsuz bucaksızlık…

İçim, dışıma kadar taşan bir yaraydı, bir gerçek, bir acı.

Sonra o kadar kapandım ki şimdi her bakanın tek gördüğü bir beden.

Vadesi dolmuş bir kalbin Arafa gönderilmesi vaazına inandım.

Eğer tanrı varsa, kudreti varsa, Araf yanar.

Ve bilirim ki anne rahmi yeniden doğuşu tadar.





Peki büründüğü kimlikle övünen varlık;

“Her yaranın bir sebebi, her günahın bir bedeli olmaz mı?”









Ah bu sessizlik…







Pervaneyi muma yaktıran,

Kalbi Araflara salan o ilahi güç.

Adaletin varsa,

Adalet kavramı sende başladıysa,

Hadi, meydan senin.

Erlere meydan yaraşır.

Katilin Sesi

Kaç kadını daha boğdu erkene alınmış gece nöbetleri bilmem.

Yorgundum ben ve uykusuz yara kabukları vardı herkesten.

“Tanrı” dedi sonra usulca, “Sever tüm kullarını, lakin kan kokmalı bazı geceler.

Yoksa kim aitliğin küfründe yoğrulur ki derinden?”

“Tamam” dedim. “Tamam da her gece aynı sol mu kan yağdırmalı?”

“Hiç gerek yok, git uyu!” dedi.

Tanrı, küskün bir sonbaharı katletti.

Usulca kalktım yatağından. Usulca kırıldı tüm bardaklar,

Dünya kırıldı, ama hiç ses çıkmadı.

Nasıldı bilmiyorum.

Ben kötü giden her şeye sövdüm.

Ama baktım sonra, her kötü benden başlıyordu.

“Ben mi kötüyüm” dedim, oysa kötü olmak için yaratılmamıştım.

- Kırıyorsan bir bardağı bile, … -

Tanrım;

“İnkarla büyüyor yangınlar, ama hiç büyümüyor insanlar, giderek küçülüyorlar.

Nefreti yaraya sarıyorlar,

Kafaları bir dünya.

Yanık kokuyor sonra bütün tenler

Ama acıyı hissetmiyorlar.

Sanki, yemin ederim sanki, o yangının acısı benim göğsümde toplanıyor.

Bildiğim ne kadar kelime varsa hepsi, evet hepsi çivi oluyor,

Bedenim ve ben.

Tanrının elleri.

Her gece bir çiviyle mutlu ediyorum hiç tanımadığım nefretleri.

“Çok sigara içiyorsun” diyor. “Hiç tanımadığım kadar çok.”

Odama geliyor her gece ben uyurken.

Uyuyor oluyorum ya yine de cenneti görüyorum avuçlarında.

Cennet ki kurtuluşum ama ırak.

Saçlarımı okşuyor,

“Ah” diyor, “Ufaklık.”

Sonra duvardan duvara çarpıyor iyi olan neyim varsa.

Çok canım yanıyor yine de uyuyorum.

“Çok sigara içiyorsun” diye fısıldıyor öfkeyle.

Sonra gidiyor kendi kendine söylenerek.

“Oysa” diyorum arkasından, “oysa evrenin bütün sigaralarını sen hediye ediyorsun bana.

Her sigarada adın yazıyor hiç tanımadığım biri tarafından getirilen.

İçmiyorum ki hiç, sadece avuçlarımı yakıyorum.

Ellerim çok üşüyor yoksa

Ve sen üşüdüğü için kızıyorsun diye…

Neyse duymuyorsun.”

Şimdi sen yetim bırakılmış tüm yalnızlıkları giy üzerine desem,

Bilirim sevmezsin kalın giyinmeyi.

Gel desem, kadınlar düşman.

Sussam, mitolojide adı geçen her tanrının kölesiyim.

Tüm evrene gösterdiğimiz “Bir aşkın ne kadar metal olabileceği” hikayesiydi.

Hikayeydi yani.

Herkesi ayakta uyutan ve kan kokan.

Şimdi herkes gitsin,

Tanrım; nefreti sen kus, üzerime sıçratmadan.

Yaşlandı sahneler, perdeler.

Hadi gidin…

Küçük bir kız kaybettim,

Sigara kokan gecelerde duvardan duvara çarpılmak üzere.

Büyüsün o zaman yalanlar...

Damar Günlükleri

Yağmurlu bir özlem sabahı kov beni hayatından. Böyle aniden, kimsesiz. Umursamaz ve katilce bir edayla.



Nasıl gelmiştin sen? Nasıl çağırmıştım ben seni?. Nefreti de damarlarına ben mi enjekte ettim yoksa fark edemeden?!. Sen, yetim kalmış bir yalnızlığın kibirli efendisi. Ve bil; Ah! Evet. Asıl şimdi yetim kaldım, asıl şimdi, gitmişliğinden...



İzin vermeliydin oysa ki. Göğsünde tek nefeslik dinlenme anına izin vermeliydin bir kez.



Yaralarım mı seni böyle korkutan?



Ben anlayamadım boğulası boşluklarının derinliğini. Daha labirentine varamadan kayboldum çünkü. Çünkü küçüktüm daha, çok sırlıydın. Görünmez duvarlarına çarpa çarpa büyüdüm ama bak. Beni büyütmesine izin verecek kadar çok sevdim.



Kalbimdi o dünyayı sığdırdığın. Sana heyecanlar doğurdum. Korktuğun yine ben oldum çünkü alışmıştın sıradanlığa. Beklentilerin vardı ve beklentisiz sevmiştim seni. Kalbinden ırak bir kente atılan bir bomba gibi hissettim kendimi sonra. Hedefi tutturamamanın acısıyla saldırdım ete aç bir hayvan hırsıyla. Oysa parçaladığım yine kendi etimdi, ne değişti?



Anlat herkese. Söyle bilsinler. De ki mesela; Sevmesine hiç izin vermedim. Ama o hep sevdi. Benim olmasına hiç izin vermedim, hiç sahiplenmedim. Ama o hep benimleydi... Söyle öğrensinler, söyle gülsünler. Söyle kan yağsın göğünüze...



Mezarımı giyindim, cehennemi giyindim, ölümü, en çok ölümü giyindim. Zaten çürümeye yüz tutmuş bir yığın et parçasından ibarettim.

Gittin!

Puslu bir kangren hayatla, sana, infilak ettim...



Neden böyle biliyor musun?

Bil öyleyse...

Kulun tanrısından başka aşkı olur mu? Neden kalp solda hiç sordun mu? Büyük günahlar, günah yazıcılar hep solda. Ondandır da kanayan yaranın solda olması. Ve kul tanrısını unutarak düşer kul aşkına. Tanrının vefası daha fazladır da görünmez ya, ah bu kulun kula vefasızlığı.

En büyük günahın haliyle derin yarası. Yar'a'm. Vazgeçemiyorum sensizlğimden...



Anlamıyorsun biliyorum da yine de bir dene. Yağmur neden? Tam vaktinde yağdı hep ben gördüm. Ne zaman çok kanadımsa o zaman ziyaret etti şehri. Ben bildim, içimdeki acının yansımasıydı. Sen gittin diye nefret kustu, görmedin. Hep ellerin cebinde, hep ayağında damlalara tekmeyle.

Ölüyor bir yer, bir yer var işte ölüyor. Görmüyor olamazsın. Ah hayır! Bunu kabul edecek değilim.

Ama gelmelisin. Yoksa korkarım dünyayı kabuk bağlayacak. Ya da kanımla boğacağım tüm kirli yüzleri.



Anladım evet. Tabi ya. Ellerin niye hep cebinde, anladım. Elinin cebinden çıktığı an düşeceği tek yer taşın altı. Korkaklığın sanırım varolan en kara yazgı. Ben hiç görmedim böylesi bir korkaklığı.



"Tanrım! Sen kimseyi kalbi donacak kadar sert soğuklarda bırakma."



Bilseydim üşüdüğünü sırf seni ısıtmak için yanmaz mıydım?



Gitme bence.

Gel,

Kov beni hayatından.

Çünkü ne zaman gitsen ya adımların kalıyor geriye ya bakışların.

Oysa gururum var,

Kovulduğum yere geri gelirim mi sandın?

Sen geri gelmeye mi kalktın?

Yürüdüğün o yol, yanlış.

Sen yine de cesedimi gör,

Ellerine gizlenmiş nefesimi yak.

Bir cümle doldur silahına ve hiç korkma.

Korkma kimse seni katil saymayacak,

Cezan özgürlüğün olacak hem.

Ateş et.



At-

eş-

et..





Bu yaşamaktan sayılmaz...