Hiçbir zaman kendime yediremeyeceğim sessizliklerim oldu senle.
İki derviş buldum hep bedenimde, inanılmaz uçurumlarım oldu.
Biri dedi ki “Susma. Ney bile hasretliğini söyler ki kamıştandır. Sen ete kemiğe bürünmüş insanoğlu, sen aşık, sen yara. Susma!
Öbürü ise “Dur!” dedi. “Dur, bekle! Elinden geleni yaptığına inan. Sabrın acısını tanı. Meyvesi kaf dağında dahi olsa sana onu bulmak yazılıysa, duramazsın. Ama şimdi dur. Soluklanmak her yaraya pansumandır.”
Gözlerime indirdiğim ‘sen’ perdesini siyaha boyadım.
Yeni sesler duydum, onlara yaklaştım.
Kör gözle tanıdık bir mutluluk aradım.
Ama biliyordum içim bir boşluk. (boşluksa dolmaz.)
Ve o boşluk hiçbir his taşımayacak. (sadece sesler yankılanabilir en fazla)
Yankıları dinledim.
Her gece bir cellat kimliğine büründü varlığın.
Dedin ki “ Aşığın başını vurmak nerede görülmüş, kalp onun varlık sahası.”
Her gece bir cellada bıraktım kalbimi.
Her gece bir katile.
Kanımı içtiklerimi gördüm gizlice. (Çok kan vardı.)
Ağlamadım.
Tanrı beni dünyayı mahvetmemden korkarmış gibi arafa fırlattı.
O dahil kimse görmüyor artık, kimse bilmiyor.
Çünkü çocukluğumdan kalan tek inanç ‘onun merhametli’ olmasıydı.
Dedim ki; “Görse, merhametle bakardı. Görse susmaz, görse durmazdı.”
İnandım.
Oysa o tanrıya hep sormak istedim. “Anne rahminde – yeniden – yer var mı?”
Hiçbir şey tarafından kabul görmediğim bu noktada durmanın bir anlamı yoktu çünkü.
Arafsa karanlık, yalnızlık, uçsuz bucaksızlık…
İçim, dışıma kadar taşan bir yaraydı, bir gerçek, bir acı.
Sonra o kadar kapandım ki şimdi her bakanın tek gördüğü bir beden.
Vadesi dolmuş bir kalbin Arafa gönderilmesi vaazına inandım.
Eğer tanrı varsa, kudreti varsa, Araf yanar.
Ve bilirim ki anne rahmi yeniden doğuşu tadar.
Peki büründüğü kimlikle övünen varlık;
“Her yaranın bir sebebi, her günahın bir bedeli olmaz mı?”
…
Ah bu sessizlik…
Pervaneyi muma yaktıran,
Kalbi Araflara salan o ilahi güç.
Adaletin varsa,
Adalet kavramı sende başladıysa,
Hadi, meydan senin.
Erlere meydan yaraşır.
3 Haziran 2011 Cuma
Katilin Sesi
Kaç kadını daha boğdu erkene alınmış gece nöbetleri bilmem.
Yorgundum ben ve uykusuz yara kabukları vardı herkesten.
“Tanrı” dedi sonra usulca, “Sever tüm kullarını, lakin kan kokmalı bazı geceler.
Yoksa kim aitliğin küfründe yoğrulur ki derinden?”
“Tamam” dedim. “Tamam da her gece aynı sol mu kan yağdırmalı?”
“Hiç gerek yok, git uyu!” dedi.
Tanrı, küskün bir sonbaharı katletti.
Usulca kalktım yatağından. Usulca kırıldı tüm bardaklar,
Dünya kırıldı, ama hiç ses çıkmadı.
Nasıldı bilmiyorum.
Ben kötü giden her şeye sövdüm.
Ama baktım sonra, her kötü benden başlıyordu.
“Ben mi kötüyüm” dedim, oysa kötü olmak için yaratılmamıştım.
- Kırıyorsan bir bardağı bile, … -
Tanrım;
“İnkarla büyüyor yangınlar, ama hiç büyümüyor insanlar, giderek küçülüyorlar.
Nefreti yaraya sarıyorlar,
Kafaları bir dünya.
Yanık kokuyor sonra bütün tenler
Ama acıyı hissetmiyorlar.
Sanki, yemin ederim sanki, o yangının acısı benim göğsümde toplanıyor.
Bildiğim ne kadar kelime varsa hepsi, evet hepsi çivi oluyor,
Bedenim ve ben.
Tanrının elleri.
Her gece bir çiviyle mutlu ediyorum hiç tanımadığım nefretleri.
“Çok sigara içiyorsun” diyor. “Hiç tanımadığım kadar çok.”
Odama geliyor her gece ben uyurken.
Uyuyor oluyorum ya yine de cenneti görüyorum avuçlarında.
Cennet ki kurtuluşum ama ırak.
Saçlarımı okşuyor,
“Ah” diyor, “Ufaklık.”
Sonra duvardan duvara çarpıyor iyi olan neyim varsa.
Çok canım yanıyor yine de uyuyorum.
“Çok sigara içiyorsun” diye fısıldıyor öfkeyle.
Sonra gidiyor kendi kendine söylenerek.
“Oysa” diyorum arkasından, “oysa evrenin bütün sigaralarını sen hediye ediyorsun bana.
Her sigarada adın yazıyor hiç tanımadığım biri tarafından getirilen.
İçmiyorum ki hiç, sadece avuçlarımı yakıyorum.
Ellerim çok üşüyor yoksa
Ve sen üşüdüğü için kızıyorsun diye…
Neyse duymuyorsun.”
Şimdi sen yetim bırakılmış tüm yalnızlıkları giy üzerine desem,
Bilirim sevmezsin kalın giyinmeyi.
Gel desem, kadınlar düşman.
Sussam, mitolojide adı geçen her tanrının kölesiyim.
Tüm evrene gösterdiğimiz “Bir aşkın ne kadar metal olabileceği” hikayesiydi.
Hikayeydi yani.
Herkesi ayakta uyutan ve kan kokan.
Şimdi herkes gitsin,
Tanrım; nefreti sen kus, üzerime sıçratmadan.
Yaşlandı sahneler, perdeler.
Hadi gidin…
Küçük bir kız kaybettim,
Sigara kokan gecelerde duvardan duvara çarpılmak üzere.
Büyüsün o zaman yalanlar...
Yorgundum ben ve uykusuz yara kabukları vardı herkesten.
“Tanrı” dedi sonra usulca, “Sever tüm kullarını, lakin kan kokmalı bazı geceler.
Yoksa kim aitliğin küfründe yoğrulur ki derinden?”
“Tamam” dedim. “Tamam da her gece aynı sol mu kan yağdırmalı?”
“Hiç gerek yok, git uyu!” dedi.
Tanrı, küskün bir sonbaharı katletti.
Usulca kalktım yatağından. Usulca kırıldı tüm bardaklar,
Dünya kırıldı, ama hiç ses çıkmadı.
Nasıldı bilmiyorum.
Ben kötü giden her şeye sövdüm.
Ama baktım sonra, her kötü benden başlıyordu.
“Ben mi kötüyüm” dedim, oysa kötü olmak için yaratılmamıştım.
- Kırıyorsan bir bardağı bile, … -
Tanrım;
“İnkarla büyüyor yangınlar, ama hiç büyümüyor insanlar, giderek küçülüyorlar.
Nefreti yaraya sarıyorlar,
Kafaları bir dünya.
Yanık kokuyor sonra bütün tenler
Ama acıyı hissetmiyorlar.
Sanki, yemin ederim sanki, o yangının acısı benim göğsümde toplanıyor.
Bildiğim ne kadar kelime varsa hepsi, evet hepsi çivi oluyor,
Bedenim ve ben.
Tanrının elleri.
Her gece bir çiviyle mutlu ediyorum hiç tanımadığım nefretleri.
“Çok sigara içiyorsun” diyor. “Hiç tanımadığım kadar çok.”
Odama geliyor her gece ben uyurken.
Uyuyor oluyorum ya yine de cenneti görüyorum avuçlarında.
Cennet ki kurtuluşum ama ırak.
Saçlarımı okşuyor,
“Ah” diyor, “Ufaklık.”
Sonra duvardan duvara çarpıyor iyi olan neyim varsa.
Çok canım yanıyor yine de uyuyorum.
“Çok sigara içiyorsun” diye fısıldıyor öfkeyle.
Sonra gidiyor kendi kendine söylenerek.
“Oysa” diyorum arkasından, “oysa evrenin bütün sigaralarını sen hediye ediyorsun bana.
Her sigarada adın yazıyor hiç tanımadığım biri tarafından getirilen.
İçmiyorum ki hiç, sadece avuçlarımı yakıyorum.
Ellerim çok üşüyor yoksa
Ve sen üşüdüğü için kızıyorsun diye…
Neyse duymuyorsun.”
Şimdi sen yetim bırakılmış tüm yalnızlıkları giy üzerine desem,
Bilirim sevmezsin kalın giyinmeyi.
Gel desem, kadınlar düşman.
Sussam, mitolojide adı geçen her tanrının kölesiyim.
Tüm evrene gösterdiğimiz “Bir aşkın ne kadar metal olabileceği” hikayesiydi.
Hikayeydi yani.
Herkesi ayakta uyutan ve kan kokan.
Şimdi herkes gitsin,
Tanrım; nefreti sen kus, üzerime sıçratmadan.
Yaşlandı sahneler, perdeler.
Hadi gidin…
Küçük bir kız kaybettim,
Sigara kokan gecelerde duvardan duvara çarpılmak üzere.
Büyüsün o zaman yalanlar...
Damar Günlükleri
Yağmurlu bir özlem sabahı kov beni hayatından. Böyle aniden, kimsesiz. Umursamaz ve katilce bir edayla.
Nasıl gelmiştin sen? Nasıl çağırmıştım ben seni?. Nefreti de damarlarına ben mi enjekte ettim yoksa fark edemeden?!. Sen, yetim kalmış bir yalnızlığın kibirli efendisi. Ve bil; Ah! Evet. Asıl şimdi yetim kaldım, asıl şimdi, gitmişliğinden...
İzin vermeliydin oysa ki. Göğsünde tek nefeslik dinlenme anına izin vermeliydin bir kez.
Yaralarım mı seni böyle korkutan?
Ben anlayamadım boğulası boşluklarının derinliğini. Daha labirentine varamadan kayboldum çünkü. Çünkü küçüktüm daha, çok sırlıydın. Görünmez duvarlarına çarpa çarpa büyüdüm ama bak. Beni büyütmesine izin verecek kadar çok sevdim.
Kalbimdi o dünyayı sığdırdığın. Sana heyecanlar doğurdum. Korktuğun yine ben oldum çünkü alışmıştın sıradanlığa. Beklentilerin vardı ve beklentisiz sevmiştim seni. Kalbinden ırak bir kente atılan bir bomba gibi hissettim kendimi sonra. Hedefi tutturamamanın acısıyla saldırdım ete aç bir hayvan hırsıyla. Oysa parçaladığım yine kendi etimdi, ne değişti?
Anlat herkese. Söyle bilsinler. De ki mesela; Sevmesine hiç izin vermedim. Ama o hep sevdi. Benim olmasına hiç izin vermedim, hiç sahiplenmedim. Ama o hep benimleydi... Söyle öğrensinler, söyle gülsünler. Söyle kan yağsın göğünüze...
Mezarımı giyindim, cehennemi giyindim, ölümü, en çok ölümü giyindim. Zaten çürümeye yüz tutmuş bir yığın et parçasından ibarettim.
Gittin!
Puslu bir kangren hayatla, sana, infilak ettim...
Neden böyle biliyor musun?
Bil öyleyse...
Kulun tanrısından başka aşkı olur mu? Neden kalp solda hiç sordun mu? Büyük günahlar, günah yazıcılar hep solda. Ondandır da kanayan yaranın solda olması. Ve kul tanrısını unutarak düşer kul aşkına. Tanrının vefası daha fazladır da görünmez ya, ah bu kulun kula vefasızlığı.
En büyük günahın haliyle derin yarası. Yar'a'm. Vazgeçemiyorum sensizlğimden...
Anlamıyorsun biliyorum da yine de bir dene. Yağmur neden? Tam vaktinde yağdı hep ben gördüm. Ne zaman çok kanadımsa o zaman ziyaret etti şehri. Ben bildim, içimdeki acının yansımasıydı. Sen gittin diye nefret kustu, görmedin. Hep ellerin cebinde, hep ayağında damlalara tekmeyle.
Ölüyor bir yer, bir yer var işte ölüyor. Görmüyor olamazsın. Ah hayır! Bunu kabul edecek değilim.
Ama gelmelisin. Yoksa korkarım dünyayı kabuk bağlayacak. Ya da kanımla boğacağım tüm kirli yüzleri.
Anladım evet. Tabi ya. Ellerin niye hep cebinde, anladım. Elinin cebinden çıktığı an düşeceği tek yer taşın altı. Korkaklığın sanırım varolan en kara yazgı. Ben hiç görmedim böylesi bir korkaklığı.
"Tanrım! Sen kimseyi kalbi donacak kadar sert soğuklarda bırakma."
Bilseydim üşüdüğünü sırf seni ısıtmak için yanmaz mıydım?
Gitme bence.
Gel,
Kov beni hayatından.
Çünkü ne zaman gitsen ya adımların kalıyor geriye ya bakışların.
Oysa gururum var,
Kovulduğum yere geri gelirim mi sandın?
Sen geri gelmeye mi kalktın?
Yürüdüğün o yol, yanlış.
Sen yine de cesedimi gör,
Ellerine gizlenmiş nefesimi yak.
Bir cümle doldur silahına ve hiç korkma.
Korkma kimse seni katil saymayacak,
Cezan özgürlüğün olacak hem.
Ateş et.
At-
eş-
et..
Bu yaşamaktan sayılmaz...
Nasıl gelmiştin sen? Nasıl çağırmıştım ben seni?. Nefreti de damarlarına ben mi enjekte ettim yoksa fark edemeden?!. Sen, yetim kalmış bir yalnızlığın kibirli efendisi. Ve bil; Ah! Evet. Asıl şimdi yetim kaldım, asıl şimdi, gitmişliğinden...
İzin vermeliydin oysa ki. Göğsünde tek nefeslik dinlenme anına izin vermeliydin bir kez.
Yaralarım mı seni böyle korkutan?
Ben anlayamadım boğulası boşluklarının derinliğini. Daha labirentine varamadan kayboldum çünkü. Çünkü küçüktüm daha, çok sırlıydın. Görünmez duvarlarına çarpa çarpa büyüdüm ama bak. Beni büyütmesine izin verecek kadar çok sevdim.
Kalbimdi o dünyayı sığdırdığın. Sana heyecanlar doğurdum. Korktuğun yine ben oldum çünkü alışmıştın sıradanlığa. Beklentilerin vardı ve beklentisiz sevmiştim seni. Kalbinden ırak bir kente atılan bir bomba gibi hissettim kendimi sonra. Hedefi tutturamamanın acısıyla saldırdım ete aç bir hayvan hırsıyla. Oysa parçaladığım yine kendi etimdi, ne değişti?
Anlat herkese. Söyle bilsinler. De ki mesela; Sevmesine hiç izin vermedim. Ama o hep sevdi. Benim olmasına hiç izin vermedim, hiç sahiplenmedim. Ama o hep benimleydi... Söyle öğrensinler, söyle gülsünler. Söyle kan yağsın göğünüze...
Mezarımı giyindim, cehennemi giyindim, ölümü, en çok ölümü giyindim. Zaten çürümeye yüz tutmuş bir yığın et parçasından ibarettim.
Gittin!
Puslu bir kangren hayatla, sana, infilak ettim...
Neden böyle biliyor musun?
Bil öyleyse...
Kulun tanrısından başka aşkı olur mu? Neden kalp solda hiç sordun mu? Büyük günahlar, günah yazıcılar hep solda. Ondandır da kanayan yaranın solda olması. Ve kul tanrısını unutarak düşer kul aşkına. Tanrının vefası daha fazladır da görünmez ya, ah bu kulun kula vefasızlığı.
En büyük günahın haliyle derin yarası. Yar'a'm. Vazgeçemiyorum sensizlğimden...
Anlamıyorsun biliyorum da yine de bir dene. Yağmur neden? Tam vaktinde yağdı hep ben gördüm. Ne zaman çok kanadımsa o zaman ziyaret etti şehri. Ben bildim, içimdeki acının yansımasıydı. Sen gittin diye nefret kustu, görmedin. Hep ellerin cebinde, hep ayağında damlalara tekmeyle.
Ölüyor bir yer, bir yer var işte ölüyor. Görmüyor olamazsın. Ah hayır! Bunu kabul edecek değilim.
Ama gelmelisin. Yoksa korkarım dünyayı kabuk bağlayacak. Ya da kanımla boğacağım tüm kirli yüzleri.
Anladım evet. Tabi ya. Ellerin niye hep cebinde, anladım. Elinin cebinden çıktığı an düşeceği tek yer taşın altı. Korkaklığın sanırım varolan en kara yazgı. Ben hiç görmedim böylesi bir korkaklığı.
"Tanrım! Sen kimseyi kalbi donacak kadar sert soğuklarda bırakma."
Bilseydim üşüdüğünü sırf seni ısıtmak için yanmaz mıydım?
Gitme bence.
Gel,
Kov beni hayatından.
Çünkü ne zaman gitsen ya adımların kalıyor geriye ya bakışların.
Oysa gururum var,
Kovulduğum yere geri gelirim mi sandın?
Sen geri gelmeye mi kalktın?
Yürüdüğün o yol, yanlış.
Sen yine de cesedimi gör,
Ellerine gizlenmiş nefesimi yak.
Bir cümle doldur silahına ve hiç korkma.
Korkma kimse seni katil saymayacak,
Cezan özgürlüğün olacak hem.
Ateş et.
At-
eş-
et..
Bu yaşamaktan sayılmaz...
Yas'al
Göğsümde unutulmuş binlerce dirilişin ayak izleri,Kimi sorsam ödlek, kime sorsam cevapsız.Demirdendi oysa sağanak yağmur,Beyinlerimizi delip geçiyordu,Ve zamanlaması yanlış bir tümör gibi boy veriyordu.Bir kalpten bir kasığa boşalan nefretti acı,Kıvrandıkça büyüyen, büyüdükçe tüketen.Tende geziniyordu menopozu erken ölüleri,Ergenliği baki kılınan bir secde anıydı daha vakit.Vakit çok geçti lakin anımsayamıyorum.Ama sevgilim, sana bırakıyorum çocukluğumun en sancılı yanını.Sana bırakıyorum yaralarımı, bil; hiç kabuk bağlamayacak.Kılcal damarların iğne ucundan sızan paslı bir zehir; öfke.İrin kaplı bu sessizlik.Ve bu sessizlik ki ne tuhaf sanki asırlardır hep orada idi.Hiç mi konuşmadık biz?Aç kurtlar gibi kemirdik sadece ciğerlerimizi. Teninden tanıdığım alkol kokusu,Dibine kadar sarhoş bendim.Dokularından kan yağar mıydı aşkların?Hiç bilmedim. Ne getirdi aşk, senden öte seni götürmekten? Ahh! Hiç... Senin radyondan geliyordu oysa, o şiir sesleri.Açık unutmuş olamazdın,Frekansı kanatamazdın.
Ama gördüm, kan damladı sesin göğsünden.
Kapadım gözlerimi yine de gördüm, nasıl gideyim?
Terkedilen kavmin kanlı yarası;
Uyansana artık şeytanın düşünden!
Hani vardır ya kapkara denizlerde gemileri olan insanlar,
Batırırlar gemilerini sonra ve sorulur ya inatla.
Peki ya gemin yoksa omuzlarını delip geçen?
Ağlamayı borç bil, tek damlayla arınabilecekken.
Biliyor musun? Bekliyorum.
Ölüyor musun hala?
Beklediğiniz yaratılan şu anda ölmekte. dıt dıt dıt...
Vahiy düşen yerlerden neden doğal afetler yükselir?
İçine çektiğin esrardan sızıyor bir tek aydınlık,
Huzur bir nefes.
Biliyorum ki insanı başkentinden vuran hep bu nefs.
Ama neden dokunmak yasak aydınlıklarına, görmek neden yasak?
Tanışmak neden yasak mesela çocukluklarınla?.
Ya da ne bileyim işte.
Sanki evrenin en güçlü halatları sadece bizim belimizde.
Çünkü üçüncü vuslat kat'i suretle yürürlüğe sokulamaz.
Pencerenin dışında kalsak da,
Ağlamak iklim değişikliği getirir mi ülkelere?
"Üç" bin yıllık yalnızlıktan arta kalan bu kalıntılar,
Hiç rahata ermemiş bir annenin alnındaki çizgilerden akan bu nehir,
Bu vicdan azabı,
bu kin
bu zehir...
Çok uzatmaya gerek yok.
Özlüyorsan ağlarsın,
Özlüyorsan ayağı kırık bir at kadar kanarsın.
Ve sonunu sahibin yazar; Tek kurşuna son yataklık.
Bilirsin, susarsın.
Sahi, ağlamak iklim değişikliği getirir mi ülkene?
Sen bilmezsin ama,
Sonbaharın saklı yüzü hep gözyaşlarıyla yıkanır,
İlkbaharı yaza gebe bıraksın diye...
Ama gördüm, kan damladı sesin göğsünden.
Kapadım gözlerimi yine de gördüm, nasıl gideyim?
Terkedilen kavmin kanlı yarası;
Uyansana artık şeytanın düşünden!
Hani vardır ya kapkara denizlerde gemileri olan insanlar,
Batırırlar gemilerini sonra ve sorulur ya inatla.
Peki ya gemin yoksa omuzlarını delip geçen?
Ağlamayı borç bil, tek damlayla arınabilecekken.
Biliyor musun? Bekliyorum.
Ölüyor musun hala?
Beklediğiniz yaratılan şu anda ölmekte. dıt dıt dıt...
Vahiy düşen yerlerden neden doğal afetler yükselir?
İçine çektiğin esrardan sızıyor bir tek aydınlık,
Huzur bir nefes.
Biliyorum ki insanı başkentinden vuran hep bu nefs.
Ama neden dokunmak yasak aydınlıklarına, görmek neden yasak?
Tanışmak neden yasak mesela çocukluklarınla?.
Ya da ne bileyim işte.
Sanki evrenin en güçlü halatları sadece bizim belimizde.
Çünkü üçüncü vuslat kat'i suretle yürürlüğe sokulamaz.
Pencerenin dışında kalsak da,
Ağlamak iklim değişikliği getirir mi ülkelere?
"Üç" bin yıllık yalnızlıktan arta kalan bu kalıntılar,
Hiç rahata ermemiş bir annenin alnındaki çizgilerden akan bu nehir,
Bu vicdan azabı,
bu kin
bu zehir...
Çok uzatmaya gerek yok.
Özlüyorsan ağlarsın,
Özlüyorsan ayağı kırık bir at kadar kanarsın.
Ve sonunu sahibin yazar; Tek kurşuna son yataklık.
Bilirsin, susarsın.
Sahi, ağlamak iklim değişikliği getirir mi ülkene?
Sen bilmezsin ama,
Sonbaharın saklı yüzü hep gözyaşlarıyla yıkanır,
İlkbaharı yaza gebe bıraksın diye...
Katedralin Laneti
Ekinoksun vurduğu her hücrem, adın kanamakta.
Duvarda çentik ve alnımda izler.
Nasıl, nasıl ay vurur her gece böyle en güzel haliyle yüzüne?
Tüm kuşlar, ağrılı bir secdeyle adını anmakta.
Tam da böyle bir vakit durdu akrep,
Akrep ki lanet, üzerimize bırakılan istemsiz bir piç gibi, ayrılık...
Savaş benimle sevgili,
Savaş ki ihanet görsün bileklerim.
Ayrılığın gamlı karabasanları tükürüyor bu gece gökten,
Nefreti kus, öfkeyi kus, terkedilmişliği kus,
Saf gel sevgili, bir buğday tanesi gibi.
Meteorolojiden gelen uyarıyla tüm aşklara çığ düşmüş sevgili,
Kan'dırılmış karlarla örtülmüş sevmeler.
Müstakil bir hava olayı bu,
İnsanlar buz, aşk yokluğun tuzu.
Savaş var ama sevgili, halk nerede?
Halk varsa, peki savaş nerede?
Küfrediyor tanrı,
Meleklere iman, küfürlere iman, sapkınlıklara iman.
Laneti yarım kalmış bir gebe gibi
Ve
Ve ceninler yağıyor rahminden.
Donuk bakışlı bir heykeltraş yalnızlık,
İçimizi bileyen.
Ve sen. Evet sen.
Şu önerilmeyen, hatta sakınılan erotik siteler gibisin.
Bazen gizli girilen, oysa hiç bilinmeyen.
Sen kara kaplı bir defter gibisin sevgili,
Kendinden başka bir şeyi önemsemeyen, korkunç kehanetleri sezilemeyen.
Öyle boşluksun sevgili,
Düşmeye meyletsem, kanar diz kapaklarım.
Küçük bir çocuk edasıyla sızlarım içimden.
Öyle de bir girdapsın sevgili,
Görünüşte insanı çeken, düştüğünde ise son nefesi yudum yudum verdiren.
Gökyüzü bir cehennem sevgili,
Her gece bu denli üzen.
Ve o aslında, üzerimizi kara toprak gibi örten.
Biz sadece piyonlarıyız ama,
Şahı mat eden.
Ve.
Birbirini kemiren.
Duvarda çentik ve alnımda izler.
Nasıl, nasıl ay vurur her gece böyle en güzel haliyle yüzüne?
Tüm kuşlar, ağrılı bir secdeyle adını anmakta.
Tam da böyle bir vakit durdu akrep,
Akrep ki lanet, üzerimize bırakılan istemsiz bir piç gibi, ayrılık...
Savaş benimle sevgili,
Savaş ki ihanet görsün bileklerim.
Ayrılığın gamlı karabasanları tükürüyor bu gece gökten,
Nefreti kus, öfkeyi kus, terkedilmişliği kus,
Saf gel sevgili, bir buğday tanesi gibi.
Meteorolojiden gelen uyarıyla tüm aşklara çığ düşmüş sevgili,
Kan'dırılmış karlarla örtülmüş sevmeler.
Müstakil bir hava olayı bu,
İnsanlar buz, aşk yokluğun tuzu.
Savaş var ama sevgili, halk nerede?
Halk varsa, peki savaş nerede?
Küfrediyor tanrı,
Meleklere iman, küfürlere iman, sapkınlıklara iman.
Laneti yarım kalmış bir gebe gibi
Ve
Ve ceninler yağıyor rahminden.
Donuk bakışlı bir heykeltraş yalnızlık,
İçimizi bileyen.
Ve sen. Evet sen.
Şu önerilmeyen, hatta sakınılan erotik siteler gibisin.
Bazen gizli girilen, oysa hiç bilinmeyen.
Sen kara kaplı bir defter gibisin sevgili,
Kendinden başka bir şeyi önemsemeyen, korkunç kehanetleri sezilemeyen.
Öyle boşluksun sevgili,
Düşmeye meyletsem, kanar diz kapaklarım.
Küçük bir çocuk edasıyla sızlarım içimden.
Öyle de bir girdapsın sevgili,
Görünüşte insanı çeken, düştüğünde ise son nefesi yudum yudum verdiren.
Gökyüzü bir cehennem sevgili,
Her gece bu denli üzen.
Ve o aslında, üzerimizi kara toprak gibi örten.
Biz sadece piyonlarıyız ama,
Şahı mat eden.
Ve.
Birbirini kemiren.
Falçata Kesiğinden Sızan Kanlı Gelinlik Günleri
Figüranlığı ilke edindiğim şu günlerde tek derdimin somut hedefler olduğunu empoze etmeye çalışıyorum inatla herkese. "Peki gerçekten öyle mi?" dense, verebileceğim bir cevap yok sanırım. Ama sahteliklerle dolu kukla ilişkileri gördükçe gerçeği derinlere gömmeyi yeğliyorum. Kukla diyorum çünkü her birini yöneten gizli bir el varmış gibi. Kimse kendi olmuyor, herkes kendini dünyanın en iyisi, bulunmaz hint kumaşı olarak gösteriyor. Direnmiyorlar, hiç sevmiyorlar, derhal vazgeçiyorlar. Kalbi yok sayıyorlar, dış aşka bakıyorlar. Seçmiyorlar, ayırt etmiyorlar, takılıyorlar, basitleşiyorlar...
^^ Kalbimi çıkarıp saplamalıydım göğsüne. Onun rollerine böylesi bir gerçek çok yakışacaktı. Savaşçı yanımı kıran o ilah ellerine ruhumdan damlayacak bir damla kan, yüzyıllık ruhi bir yalnızlık salacaktı içindeki şeytana. Ve o insan olmayı başaracaktı belki de ilk kez. Ama adi bir virajla döndü yarınlarından...^^
Animasyon düşlerden geçince insan, gerçekler demirden duvar oluyor önünde. Hızını alamıyorsun, lastik top gibi gidip gelip çarpıyorsun. Kanıyorsun 'içten', kırılıyorsun 'içten'. Tabi dışta o demirden daha sert duruyorsun.
^^ Özlüyor muyum? Saçma! İnsan olan özlenir. İnsansı özellikleri bile yakıştıramadığın birini nasıl özlersin? Özlemiyorum. Kara yağmurlar yağıyor üzerimize. Ilık günler tarihin tozlu raflarında. Artık ya çok sıcak ve kurak ya da oluk oluk kış.
Yağmuru da somut görmek istiyorum artık. İnsanların kalp sızılarına ağlayan bir tanrı yok! Yaşadıklarımızın yansıması yok yani gökyüzünde. Bulutların şekilleri de insanların parçalanmış iç'leri değil zaten. Reel bakmayı öğreniyorum. Bilimselliğine inanıyorum artık hayatın. Herşeye kanıt gerek kısacası.^^
"Biri şu papatyaların kökünü kurutsun! Soyunu tüketsin varlıklarının. Kimse taç yapamasın mesela, kimse falına inanamasın, kimse papatya alamasın 'geçici' sevgilisine. Ya da kimse papatya kadar kırılgan olamasın..."
Diyaframını kaybetmiş insanlar sessizdir. Ve o çok sesliler kayıp diyaframları da taşırlar çenelerinde. Tabi çoğu insan "durgun sular derin olur" diye avunur. Kendisiyle yarışır bazen, bazen de kendisiyle savaşmak 'zorundadır.'
Sözle gümüş doldurup zenginleşebiliyorsa insan, susmayı bilen hazine taşıyor olmalı bir yerde.
Firari bir kalp yenilgisi vurgun yemek gibidir. Toprak bile taşıyamaz acısını. Çok eskidir ve çok derin. Bir savaş sonrası gibi, bir kurşun yarası gibi. Ağır ağır...
^^ Müttefiklerime sığınmayı öğrendim dahili ve harici bedhahlarımla tanıştıkça. Bir gün kalb-i müdafaa mecburiyetine düşersem dingin bir sinerjiyle yayılacağım dünyaya. Muhtaç olduğum kudret damarlarımdaki sessiz kanda mevcut çünkü.^^
Bastığı topraktaki kanı görmeye kör insanlardan aşk beklemek dilenciden para beklemek gibi bir şey. Adam dilenerek kazandığı meblağyı sevabına sana verecek değil ya!..
"Kalp uysal bir denize dönüştüğünde hayat daha yaşanılası."
İç sesi kuvvetli olanın iç savaşı, afeti de kuvvetli oluyor. Rahat bırakmak istiyorum tanrının varlıklarını. Hani göğün kalbi yarılsa ancak öyle inanırım aşkın varlığına. "Karşılıksız aşk" denilen kavram dışında başka bir şey yok. (O da zaten en can alıcısı.) Karşılıksız aşkın nedeni de ulaşılmaz görünmesi sadece.
^^ Her damarım tek tek paslı çiviyle deliniyormuş gibi acısa da bazen, iyiyim ben. Yağmur benim köklerime yağıyor. Büyüyorum ben.
Telli duvaklı gelin aşk, tozpembe bir düğünle evlenen. Cicim ayları sıkı fıkı geçer. Ayrılık ise falçatasıdır. Falçata kesiğinden sızar kanlı gelinlik günleri. Kimse bilmez ama. Pembe perdeler al kanlara boyanırken, bu sahnede herkes gülümser acı bir tebessümle birbirine. Herkes renk körü çünkü aşka. Herkes aşık ve herkes düşman.
Acıyla biter dünyanın yetim günleri en sonunda...
Velhasıl;
Subh-ı sadık yoktur aşkta,
Başlarda göremesekte kör gözlüklerimizden,
Aşk; subh-ı kaziptir, hakikat...
^^ Kalbimi çıkarıp saplamalıydım göğsüne. Onun rollerine böylesi bir gerçek çok yakışacaktı. Savaşçı yanımı kıran o ilah ellerine ruhumdan damlayacak bir damla kan, yüzyıllık ruhi bir yalnızlık salacaktı içindeki şeytana. Ve o insan olmayı başaracaktı belki de ilk kez. Ama adi bir virajla döndü yarınlarından...^^
Animasyon düşlerden geçince insan, gerçekler demirden duvar oluyor önünde. Hızını alamıyorsun, lastik top gibi gidip gelip çarpıyorsun. Kanıyorsun 'içten', kırılıyorsun 'içten'. Tabi dışta o demirden daha sert duruyorsun.
^^ Özlüyor muyum? Saçma! İnsan olan özlenir. İnsansı özellikleri bile yakıştıramadığın birini nasıl özlersin? Özlemiyorum. Kara yağmurlar yağıyor üzerimize. Ilık günler tarihin tozlu raflarında. Artık ya çok sıcak ve kurak ya da oluk oluk kış.
Yağmuru da somut görmek istiyorum artık. İnsanların kalp sızılarına ağlayan bir tanrı yok! Yaşadıklarımızın yansıması yok yani gökyüzünde. Bulutların şekilleri de insanların parçalanmış iç'leri değil zaten. Reel bakmayı öğreniyorum. Bilimselliğine inanıyorum artık hayatın. Herşeye kanıt gerek kısacası.^^
"Biri şu papatyaların kökünü kurutsun! Soyunu tüketsin varlıklarının. Kimse taç yapamasın mesela, kimse falına inanamasın, kimse papatya alamasın 'geçici' sevgilisine. Ya da kimse papatya kadar kırılgan olamasın..."
Diyaframını kaybetmiş insanlar sessizdir. Ve o çok sesliler kayıp diyaframları da taşırlar çenelerinde. Tabi çoğu insan "durgun sular derin olur" diye avunur. Kendisiyle yarışır bazen, bazen de kendisiyle savaşmak 'zorundadır.'
Sözle gümüş doldurup zenginleşebiliyorsa insan, susmayı bilen hazine taşıyor olmalı bir yerde.
Firari bir kalp yenilgisi vurgun yemek gibidir. Toprak bile taşıyamaz acısını. Çok eskidir ve çok derin. Bir savaş sonrası gibi, bir kurşun yarası gibi. Ağır ağır...
^^ Müttefiklerime sığınmayı öğrendim dahili ve harici bedhahlarımla tanıştıkça. Bir gün kalb-i müdafaa mecburiyetine düşersem dingin bir sinerjiyle yayılacağım dünyaya. Muhtaç olduğum kudret damarlarımdaki sessiz kanda mevcut çünkü.^^
Bastığı topraktaki kanı görmeye kör insanlardan aşk beklemek dilenciden para beklemek gibi bir şey. Adam dilenerek kazandığı meblağyı sevabına sana verecek değil ya!..
"Kalp uysal bir denize dönüştüğünde hayat daha yaşanılası."
İç sesi kuvvetli olanın iç savaşı, afeti de kuvvetli oluyor. Rahat bırakmak istiyorum tanrının varlıklarını. Hani göğün kalbi yarılsa ancak öyle inanırım aşkın varlığına. "Karşılıksız aşk" denilen kavram dışında başka bir şey yok. (O da zaten en can alıcısı.) Karşılıksız aşkın nedeni de ulaşılmaz görünmesi sadece.
^^ Her damarım tek tek paslı çiviyle deliniyormuş gibi acısa da bazen, iyiyim ben. Yağmur benim köklerime yağıyor. Büyüyorum ben.
Telli duvaklı gelin aşk, tozpembe bir düğünle evlenen. Cicim ayları sıkı fıkı geçer. Ayrılık ise falçatasıdır. Falçata kesiğinden sızar kanlı gelinlik günleri. Kimse bilmez ama. Pembe perdeler al kanlara boyanırken, bu sahnede herkes gülümser acı bir tebessümle birbirine. Herkes renk körü çünkü aşka. Herkes aşık ve herkes düşman.
Acıyla biter dünyanın yetim günleri en sonunda...
Velhasıl;
Subh-ı sadık yoktur aşkta,
Başlarda göremesekte kör gözlüklerimizden,
Aşk; subh-ı kaziptir, hakikat...
Anlat dedi tanrı. Anlat hadi içindeki iç' savaşı...
Çok büyük bir sancı. Can'a candan öte düşer miydi kul?
Bilmiyordum bu denli yakınlığı. İçimde dünya taşımayı bile öğrenmiştim oysa ki. Nefesim göğsüme batıyordu ve tıpta yoktu çaresi. Hekimler bir bir intihar ediyordu sanki. Bulunmuyordu işte panzehiri. Neşter yiyordum, kan kuruyordu. Kabuk bağlayacak sandığım an yeni bir neşterle karşılaşıyordum aniden. Kalbi somutlaştırıyorduk. Elle tutulur yapıyor, fırlatıp atıyorduk. Camlaşıyordu, parçalanıyordu. Çok kanıyordu ama körü oynuyorduk bildiğin.iz. Çünkü kalp ne isterse yasaktı. Mantığa uymalıydı her şey. Acından ölsen de mesela gülümseyecektin. Hiçbir şey yokmuş gibi. Ve aslında doğruydu. Hiçbir şey yoktu. O kadar yoktu ki alışmak bile zordu bu devasa yokluğa.
"Vazgeç duvarına dön yüzünü!" diyorlardı. " Bu aşka o yabancı..."
Tanrım; kimsenin bilmediğiydi. Kimsenin bilmediği: Bir gün görmesem özlememdi.Bir güne bile sonsuz özlemi sığdıran o ilahi güç görünmüyordu ya, İbrahim ateşine bürünüp yakıyordu. Hareket dahi edemezken dönemiyordum haliyle yüzümü de. Öyle yanıyordum.
Hem en güçlü yanımdı hem en güçsüz. Dünya önümde dağ olsa sırf o yanımda olsun diye delerdim. Sevgisizliğim ve yalnızlığım ise felç geçirmiş gibi aciz kılıyordu beni.
Bu aşkla hissettiğim o müthiş duyguları ( heyecan, mutluluk falan) evlat edindim. Acıları ölüm saydım bir de. Ne evlatlar öldürdüm, defalarca öldüm...
Ve hep sustum. Hiç anlatmadım. O, bir bakışımda her şeyi gördüğünü söylemişti ya. Bu kadar kudrete karşın susmalı dedim insan.
- Madem beni istiyordu tanrıların, bu kadar kolay vazgeçmeli miydin? Tanrılar imkansıza yüklenirler. Alsaydın kalbimi, kimsenin bilmediği bir yere. -
Benden çok vardı hayatında ve sen beni seçmiştin.
Neden?
Boşluğu doldur tüm yataklara!
Kırgın kadınları durduran bir el hep vardır, gizli. Küfürleri durdururlar, öfkeleri durdururlar ve, ve en çok kanamayı durdururlar. Aslında aptaldırlar. Durdurduklarını sanırlar. Oysa kan daha da şiddetlenir geceleri. Oluk oluk yağar şehre. Bazen kar, bazen yağmur gibi...
Uzun oldu gidişin. Ölüm içirdi her gece zaman. İlaç niyetine. Sormadın. Nasıl kanadım, nasıl ölüm yuttum, anlamadın!
Dudaklarım... Dudaklarımı soğuk bir koğuşta unuttum. Unuttun nefesimi! Hangi evrende vardı böyle dönmek? Kanayan bir yarayla zevk doldun, sol şakağından aşkı vurdun. Ayrılıkla seviştin sonra yalnızlıkla.Tek adresiydim kanayanların. Yine ben vuruldum. Anlatmadım ama. Daha anlatmadım hiçbir şeyi. Bilmiyorsun yani. Sen kadınları görüyorsun, seviyorsun, sevişiyorsun, kirleniyor, eksiliyorsun. Ama bilmiyorsun işte. Bir dünya yarattığını, binlerce varlığı öldürdüğünü, dehşet yarattığını, nefret kusturduğunu ya da ne bileyim deli gibi özlendiğini falan bilmiyorsun. Kaybedilmiş bir hazinenin kayıp haritasıyız. İki parçaya bölünmüşüz. Parçalar birbirinden sonsuz uzak. Bu yalnızlık, ah bu yalnızlık varlığımıza kurulmuş bir tuzak.
Tanrım... Yarattığın her şeye hayranım. Hele O'nun kalbine... 40 kapılı han gibi. 39 kapıyı açsa hiç düşünmeden, bir tanesi mutlaka kapalı kalıyor. Ne ben tam güvenebiliyorum yani, ne o tam teslim oluyor - du ki bu savaş bizi çok eskitti.
- Hangi tanrıya ait bu gitme piçleri? -
Söz vermeyi öğrenen tüm erkekleri yakmalı!
Şimdi onun için savaşmaya kalksam mesela gücüm yok. Korkarım daha büyük yıkımlarla karşılaşırım diye. Dursam, beklesem, sussam, zamanın devalığına teslim olsam gönlüm razı gelmez. Ölsem, tanrı affetmez...
Her şey bir kenara da aklımda hep aynı replik:
"Senin aklından geçeni ben kalbime yazdım!"
(Not'cuk, küçük: sen bu şekilde benim aklımdan geçip kalbimin en derinlerine kazınmışken, asıl ben senin aklından geçtim, sadece geçtim. Duraklamalık bile izin vermedin ki kalabil's'eydim...)
(Sahibinden ırak.)
.
Bilmiyordum bu denli yakınlığı. İçimde dünya taşımayı bile öğrenmiştim oysa ki. Nefesim göğsüme batıyordu ve tıpta yoktu çaresi. Hekimler bir bir intihar ediyordu sanki. Bulunmuyordu işte panzehiri. Neşter yiyordum, kan kuruyordu. Kabuk bağlayacak sandığım an yeni bir neşterle karşılaşıyordum aniden. Kalbi somutlaştırıyorduk. Elle tutulur yapıyor, fırlatıp atıyorduk. Camlaşıyordu, parçalanıyordu. Çok kanıyordu ama körü oynuyorduk bildiğin.iz. Çünkü kalp ne isterse yasaktı. Mantığa uymalıydı her şey. Acından ölsen de mesela gülümseyecektin. Hiçbir şey yokmuş gibi. Ve aslında doğruydu. Hiçbir şey yoktu. O kadar yoktu ki alışmak bile zordu bu devasa yokluğa.
"Vazgeç duvarına dön yüzünü!" diyorlardı. " Bu aşka o yabancı..."
Tanrım; kimsenin bilmediğiydi. Kimsenin bilmediği: Bir gün görmesem özlememdi.Bir güne bile sonsuz özlemi sığdıran o ilahi güç görünmüyordu ya, İbrahim ateşine bürünüp yakıyordu. Hareket dahi edemezken dönemiyordum haliyle yüzümü de. Öyle yanıyordum.
Hem en güçlü yanımdı hem en güçsüz. Dünya önümde dağ olsa sırf o yanımda olsun diye delerdim. Sevgisizliğim ve yalnızlığım ise felç geçirmiş gibi aciz kılıyordu beni.
Bu aşkla hissettiğim o müthiş duyguları ( heyecan, mutluluk falan) evlat edindim. Acıları ölüm saydım bir de. Ne evlatlar öldürdüm, defalarca öldüm...
Ve hep sustum. Hiç anlatmadım. O, bir bakışımda her şeyi gördüğünü söylemişti ya. Bu kadar kudrete karşın susmalı dedim insan.
- Madem beni istiyordu tanrıların, bu kadar kolay vazgeçmeli miydin? Tanrılar imkansıza yüklenirler. Alsaydın kalbimi, kimsenin bilmediği bir yere. -
Benden çok vardı hayatında ve sen beni seçmiştin.
Neden?
Boşluğu doldur tüm yataklara!
Kırgın kadınları durduran bir el hep vardır, gizli. Küfürleri durdururlar, öfkeleri durdururlar ve, ve en çok kanamayı durdururlar. Aslında aptaldırlar. Durdurduklarını sanırlar. Oysa kan daha da şiddetlenir geceleri. Oluk oluk yağar şehre. Bazen kar, bazen yağmur gibi...
Uzun oldu gidişin. Ölüm içirdi her gece zaman. İlaç niyetine. Sormadın. Nasıl kanadım, nasıl ölüm yuttum, anlamadın!
Dudaklarım... Dudaklarımı soğuk bir koğuşta unuttum. Unuttun nefesimi! Hangi evrende vardı böyle dönmek? Kanayan bir yarayla zevk doldun, sol şakağından aşkı vurdun. Ayrılıkla seviştin sonra yalnızlıkla.Tek adresiydim kanayanların. Yine ben vuruldum. Anlatmadım ama. Daha anlatmadım hiçbir şeyi. Bilmiyorsun yani. Sen kadınları görüyorsun, seviyorsun, sevişiyorsun, kirleniyor, eksiliyorsun. Ama bilmiyorsun işte. Bir dünya yarattığını, binlerce varlığı öldürdüğünü, dehşet yarattığını, nefret kusturduğunu ya da ne bileyim deli gibi özlendiğini falan bilmiyorsun. Kaybedilmiş bir hazinenin kayıp haritasıyız. İki parçaya bölünmüşüz. Parçalar birbirinden sonsuz uzak. Bu yalnızlık, ah bu yalnızlık varlığımıza kurulmuş bir tuzak.
Tanrım... Yarattığın her şeye hayranım. Hele O'nun kalbine... 40 kapılı han gibi. 39 kapıyı açsa hiç düşünmeden, bir tanesi mutlaka kapalı kalıyor. Ne ben tam güvenebiliyorum yani, ne o tam teslim oluyor - du ki bu savaş bizi çok eskitti.
- Hangi tanrıya ait bu gitme piçleri? -
Söz vermeyi öğrenen tüm erkekleri yakmalı!
Şimdi onun için savaşmaya kalksam mesela gücüm yok. Korkarım daha büyük yıkımlarla karşılaşırım diye. Dursam, beklesem, sussam, zamanın devalığına teslim olsam gönlüm razı gelmez. Ölsem, tanrı affetmez...
Her şey bir kenara da aklımda hep aynı replik:
"Senin aklından geçeni ben kalbime yazdım!"
(Not'cuk, küçük: sen bu şekilde benim aklımdan geçip kalbimin en derinlerine kazınmışken, asıl ben senin aklından geçtim, sadece geçtim. Duraklamalık bile izin vermedin ki kalabil's'eydim...)
(Sahibinden ırak.)
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)