3 Haziran 2011 Cuma

Yas'al

Göğsümde unutulmuş binlerce dirilişin ayak izleri,Kimi sorsam ödlek, kime sorsam cevapsız.Demirdendi oysa sağanak yağmur,Beyinlerimizi delip geçiyordu,Ve zamanlaması yanlış bir tümör gibi boy veriyordu.Bir kalpten bir kasığa boşalan nefretti acı,Kıvrandıkça büyüyen, büyüdükçe tüketen.Tende geziniyordu menopozu erken ölüleri,Ergenliği baki kılınan bir secde anıydı daha vakit.Vakit çok geçti lakin anımsayamıyorum.Ama sevgilim, sana bırakıyorum çocukluğumun en sancılı yanını.Sana bırakıyorum yaralarımı, bil; hiç kabuk bağlamayacak.Kılcal damarların iğne ucundan sızan paslı bir zehir; öfke.İrin kaplı bu sessizlik.Ve bu sessizlik ki ne tuhaf sanki asırlardır hep orada idi.Hiç mi konuşmadık biz?Aç kurtlar gibi kemirdik sadece ciğerlerimizi. Teninden tanıdığım alkol kokusu,Dibine kadar sarhoş bendim.Dokularından kan yağar mıydı aşkların?Hiç bilmedim. Ne getirdi aşk, senden öte seni götürmekten? Ahh! Hiç... Senin radyondan geliyordu oysa, o şiir sesleri.Açık unutmuş olamazdın,Frekansı kanatamazdın.

Ama gördüm, kan damladı sesin göğsünden.

Kapadım gözlerimi yine de gördüm, nasıl gideyim?

Terkedilen kavmin kanlı yarası;

Uyansana artık şeytanın düşünden!



Hani vardır ya kapkara denizlerde gemileri olan insanlar,

Batırırlar gemilerini sonra ve sorulur ya inatla.

Peki ya gemin yoksa omuzlarını delip geçen?

Ağlamayı borç bil, tek damlayla arınabilecekken.

Biliyor musun? Bekliyorum.

Ölüyor musun hala?



Beklediğiniz yaratılan şu anda ölmekte. dıt dıt dıt...



Vahiy düşen yerlerden neden doğal afetler yükselir?



İçine çektiğin esrardan sızıyor bir tek aydınlık,

Huzur bir nefes.

Biliyorum ki insanı başkentinden vuran hep bu nefs.

Ama neden dokunmak yasak aydınlıklarına, görmek neden yasak?

Tanışmak neden yasak mesela çocukluklarınla?.

Ya da ne bileyim işte.

Sanki evrenin en güçlü halatları sadece bizim belimizde.

Çünkü üçüncü vuslat kat'i suretle yürürlüğe sokulamaz.

Pencerenin dışında kalsak da,

Ağlamak iklim değişikliği getirir mi ülkelere?



"Üç" bin yıllık yalnızlıktan arta kalan bu kalıntılar,

Hiç rahata ermemiş bir annenin alnındaki çizgilerden akan bu nehir,

Bu vicdan azabı,

bu kin

bu zehir...



Çok uzatmaya gerek yok.

Özlüyorsan ağlarsın,

Özlüyorsan ayağı kırık bir at kadar kanarsın.

Ve sonunu sahibin yazar; Tek kurşuna son yataklık.

Bilirsin, susarsın.



Sahi, ağlamak iklim değişikliği getirir mi ülkene?

Sen bilmezsin ama,

Sonbaharın saklı yüzü hep gözyaşlarıyla yıkanır,

İlkbaharı yaza gebe bıraksın diye...

Katedralin Laneti

Ekinoksun vurduğu her hücrem, adın kanamakta.

Duvarda çentik ve alnımda izler.

Nasıl, nasıl ay vurur her gece böyle en güzel haliyle yüzüne?

Tüm kuşlar, ağrılı bir secdeyle adını anmakta.

Tam da böyle bir vakit durdu akrep,

Akrep ki lanet, üzerimize bırakılan istemsiz bir piç gibi, ayrılık...



Savaş benimle sevgili,

Savaş ki ihanet görsün bileklerim.

Ayrılığın gamlı karabasanları tükürüyor bu gece gökten,

Nefreti kus, öfkeyi kus, terkedilmişliği kus,

Saf gel sevgili, bir buğday tanesi gibi.



Meteorolojiden gelen uyarıyla tüm aşklara çığ düşmüş sevgili,

Kan'dırılmış karlarla örtülmüş sevmeler.

Müstakil bir hava olayı bu,

İnsanlar buz, aşk yokluğun tuzu.

Savaş var ama sevgili, halk nerede?

Halk varsa, peki savaş nerede?



Küfrediyor tanrı,

Meleklere iman, küfürlere iman, sapkınlıklara iman.

Laneti yarım kalmış bir gebe gibi

Ve

Ve ceninler yağıyor rahminden.

Donuk bakışlı bir heykeltraş yalnızlık,

İçimizi bileyen.



Ve sen. Evet sen.

Şu önerilmeyen, hatta sakınılan erotik siteler gibisin.

Bazen gizli girilen, oysa hiç bilinmeyen.

Sen kara kaplı bir defter gibisin sevgili,

Kendinden başka bir şeyi önemsemeyen, korkunç kehanetleri sezilemeyen.



Öyle boşluksun sevgili,

Düşmeye meyletsem, kanar diz kapaklarım.

Küçük bir çocuk edasıyla sızlarım içimden.

Öyle de bir girdapsın sevgili,

Görünüşte insanı çeken, düştüğünde ise son nefesi yudum yudum verdiren.



Gökyüzü bir cehennem sevgili,

Her gece bu denli üzen.

Ve o aslında, üzerimizi kara toprak gibi örten.



Biz sadece piyonlarıyız ama,

Şahı mat eden.

Ve.

Birbirini kemiren.

Falçata Kesiğinden Sızan Kanlı Gelinlik Günleri

Figüranlığı ilke edindiğim şu günlerde tek derdimin somut hedefler olduğunu empoze etmeye çalışıyorum inatla herkese. "Peki gerçekten öyle mi?" dense, verebileceğim bir cevap yok sanırım. Ama sahteliklerle dolu kukla ilişkileri gördükçe gerçeği derinlere gömmeyi yeğliyorum. Kukla diyorum çünkü her birini yöneten gizli bir el varmış gibi. Kimse kendi olmuyor, herkes kendini dünyanın en iyisi, bulunmaz hint kumaşı olarak gösteriyor. Direnmiyorlar, hiç sevmiyorlar, derhal vazgeçiyorlar. Kalbi yok sayıyorlar, dış aşka bakıyorlar. Seçmiyorlar, ayırt etmiyorlar, takılıyorlar, basitleşiyorlar...





^^ Kalbimi çıkarıp saplamalıydım göğsüne. Onun rollerine böylesi bir gerçek çok yakışacaktı. Savaşçı yanımı kıran o ilah ellerine ruhumdan damlayacak bir damla kan, yüzyıllık ruhi bir yalnızlık salacaktı içindeki şeytana. Ve o insan olmayı başaracaktı belki de ilk kez. Ama adi bir virajla döndü yarınlarından...^^





Animasyon düşlerden geçince insan, gerçekler demirden duvar oluyor önünde. Hızını alamıyorsun, lastik top gibi gidip gelip çarpıyorsun. Kanıyorsun 'içten', kırılıyorsun 'içten'. Tabi dışta o demirden daha sert duruyorsun.





^^ Özlüyor muyum? Saçma! İnsan olan özlenir. İnsansı özellikleri bile yakıştıramadığın birini nasıl özlersin? Özlemiyorum. Kara yağmurlar yağıyor üzerimize. Ilık günler tarihin tozlu raflarında. Artık ya çok sıcak ve kurak ya da oluk oluk kış.



Yağmuru da somut görmek istiyorum artık. İnsanların kalp sızılarına ağlayan bir tanrı yok! Yaşadıklarımızın yansıması yok yani gökyüzünde. Bulutların şekilleri de insanların parçalanmış iç'leri değil zaten. Reel bakmayı öğreniyorum. Bilimselliğine inanıyorum artık hayatın. Herşeye kanıt gerek kısacası.^^





"Biri şu papatyaların kökünü kurutsun! Soyunu tüketsin varlıklarının. Kimse taç yapamasın mesela, kimse falına inanamasın, kimse papatya alamasın 'geçici' sevgilisine. Ya da kimse papatya kadar kırılgan olamasın..."





Diyaframını kaybetmiş insanlar sessizdir. Ve o çok sesliler kayıp diyaframları da taşırlar çenelerinde. Tabi çoğu insan "durgun sular derin olur" diye avunur. Kendisiyle yarışır bazen, bazen de kendisiyle savaşmak 'zorundadır.'





Sözle gümüş doldurup zenginleşebiliyorsa insan, susmayı bilen hazine taşıyor olmalı bir yerde.



Firari bir kalp yenilgisi vurgun yemek gibidir. Toprak bile taşıyamaz acısını. Çok eskidir ve çok derin. Bir savaş sonrası gibi, bir kurşun yarası gibi. Ağır ağır...





^^ Müttefiklerime sığınmayı öğrendim dahili ve harici bedhahlarımla tanıştıkça. Bir gün kalb-i müdafaa mecburiyetine düşersem dingin bir sinerjiyle yayılacağım dünyaya. Muhtaç olduğum kudret damarlarımdaki sessiz kanda mevcut çünkü.^^





Bastığı topraktaki kanı görmeye kör insanlardan aşk beklemek dilenciden para beklemek gibi bir şey. Adam dilenerek kazandığı meblağyı sevabına sana verecek değil ya!..





"Kalp uysal bir denize dönüştüğünde hayat daha yaşanılası."



İç sesi kuvvetli olanın iç savaşı, afeti de kuvvetli oluyor. Rahat bırakmak istiyorum tanrının varlıklarını. Hani göğün kalbi yarılsa ancak öyle inanırım aşkın varlığına. "Karşılıksız aşk" denilen kavram dışında başka bir şey yok. (O da zaten en can alıcısı.) Karşılıksız aşkın nedeni de ulaşılmaz görünmesi sadece.





^^ Her damarım tek tek paslı çiviyle deliniyormuş gibi acısa da bazen, iyiyim ben. Yağmur benim köklerime yağıyor. Büyüyorum ben.



Telli duvaklı gelin aşk, tozpembe bir düğünle evlenen. Cicim ayları sıkı fıkı geçer. Ayrılık ise falçatasıdır. Falçata kesiğinden sızar kanlı gelinlik günleri. Kimse bilmez ama. Pembe perdeler al kanlara boyanırken, bu sahnede herkes gülümser acı bir tebessümle birbirine. Herkes renk körü çünkü aşka. Herkes aşık ve herkes düşman.



Acıyla biter dünyanın yetim günleri en sonunda...



Velhasıl;



Subh-ı sadık yoktur aşkta,



Başlarda göremesekte kör gözlüklerimizden,



Aşk; subh-ı kaziptir, hakikat...

Anlat dedi tanrı. Anlat hadi içindeki iç' savaşı...

Çok büyük bir sancı. Can'a candan öte düşer miydi kul?



Bilmiyordum bu denli yakınlığı. İçimde dünya taşımayı bile öğrenmiştim oysa ki. Nefesim göğsüme batıyordu ve tıpta yoktu çaresi. Hekimler bir bir intihar ediyordu sanki. Bulunmuyordu işte panzehiri. Neşter yiyordum, kan kuruyordu. Kabuk bağlayacak sandığım an yeni bir neşterle karşılaşıyordum aniden. Kalbi somutlaştırıyorduk. Elle tutulur yapıyor, fırlatıp atıyorduk. Camlaşıyordu, parçalanıyordu. Çok kanıyordu ama körü oynuyorduk bildiğin.iz. Çünkü kalp ne isterse yasaktı. Mantığa uymalıydı her şey. Acından ölsen de mesela gülümseyecektin. Hiçbir şey yokmuş gibi. Ve aslında doğruydu. Hiçbir şey yoktu. O kadar yoktu ki alışmak bile zordu bu devasa yokluğa.





"Vazgeç duvarına dön yüzünü!" diyorlardı. " Bu aşka o yabancı..."



Tanrım; kimsenin bilmediğiydi. Kimsenin bilmediği: Bir gün görmesem özlememdi.Bir güne bile sonsuz özlemi sığdıran o ilahi güç görünmüyordu ya, İbrahim ateşine bürünüp yakıyordu. Hareket dahi edemezken dönemiyordum haliyle yüzümü de. Öyle yanıyordum.



Hem en güçlü yanımdı hem en güçsüz. Dünya önümde dağ olsa sırf o yanımda olsun diye delerdim. Sevgisizliğim ve yalnızlığım ise felç geçirmiş gibi aciz kılıyordu beni.



Bu aşkla hissettiğim o müthiş duyguları ( heyecan, mutluluk falan) evlat edindim. Acıları ölüm saydım bir de. Ne evlatlar öldürdüm, defalarca öldüm...



Ve hep sustum. Hiç anlatmadım. O, bir bakışımda her şeyi gördüğünü söylemişti ya. Bu kadar kudrete karşın susmalı dedim insan.



- Madem beni istiyordu tanrıların, bu kadar kolay vazgeçmeli miydin? Tanrılar imkansıza yüklenirler. Alsaydın kalbimi, kimsenin bilmediği bir yere. -



Benden çok vardı hayatında ve sen beni seçmiştin.



Neden?



Boşluğu doldur tüm yataklara!



Kırgın kadınları durduran bir el hep vardır, gizli. Küfürleri durdururlar, öfkeleri durdururlar ve, ve en çok kanamayı durdururlar. Aslında aptaldırlar. Durdurduklarını sanırlar. Oysa kan daha da şiddetlenir geceleri. Oluk oluk yağar şehre. Bazen kar, bazen yağmur gibi...



Uzun oldu gidişin. Ölüm içirdi her gece zaman. İlaç niyetine. Sormadın. Nasıl kanadım, nasıl ölüm yuttum, anlamadın!



Dudaklarım... Dudaklarımı soğuk bir koğuşta unuttum. Unuttun nefesimi! Hangi evrende vardı böyle dönmek? Kanayan bir yarayla zevk doldun, sol şakağından aşkı vurdun. Ayrılıkla seviştin sonra yalnızlıkla.Tek adresiydim kanayanların. Yine ben vuruldum. Anlatmadım ama. Daha anlatmadım hiçbir şeyi. Bilmiyorsun yani. Sen kadınları görüyorsun, seviyorsun, sevişiyorsun, kirleniyor, eksiliyorsun. Ama bilmiyorsun işte. Bir dünya yarattığını, binlerce varlığı öldürdüğünü, dehşet yarattığını, nefret kusturduğunu ya da ne bileyim deli gibi özlendiğini falan bilmiyorsun. Kaybedilmiş bir hazinenin kayıp haritasıyız. İki parçaya bölünmüşüz. Parçalar birbirinden sonsuz uzak. Bu yalnızlık, ah bu yalnızlık varlığımıza kurulmuş bir tuzak.



Tanrım... Yarattığın her şeye hayranım. Hele O'nun kalbine... 40 kapılı han gibi. 39 kapıyı açsa hiç düşünmeden, bir tanesi mutlaka kapalı kalıyor. Ne ben tam güvenebiliyorum yani, ne o tam teslim oluyor - du ki bu savaş bizi çok eskitti.



- Hangi tanrıya ait bu gitme piçleri? -





Söz vermeyi öğrenen tüm erkekleri yakmalı!



Şimdi onun için savaşmaya kalksam mesela gücüm yok. Korkarım daha büyük yıkımlarla karşılaşırım diye. Dursam, beklesem, sussam, zamanın devalığına teslim olsam gönlüm razı gelmez. Ölsem, tanrı affetmez...



Her şey bir kenara da aklımda hep aynı replik:



"Senin aklından geçeni ben kalbime yazdım!"





(Not'cuk, küçük: sen bu şekilde benim aklımdan geçip kalbimin en derinlerine kazınmışken, asıl ben senin aklından geçtim, sadece geçtim. Duraklamalık bile izin vermedin ki kalabil's'eydim...)







(Sahibinden ırak.)

.

Yitik Muhakeme

"Gül hare düştü, sîne-fikar oldu andelip,

Bir hare baktı bir güle zar oldu andelip."

(Gül dikenin üstüne düştü. Bu yüzden bülbülün göğsü yaralandı. Bülbül bir güle baktı, bir de dikene, feryada başladı.)





Nailî-i Kadîm





Yitik Muhakeme







Büyüğüm.

Sıcak mezarında hala yalnız mısın?

Mutlu musun kanamaktan -hala-?

Kanatmaktan haz duyuyor musun?







Gelmeni bekledim hep,

Aramanı, durup bakmanı, savaşmanı.

En çok benim için savaşmanı bekledim.

Çok uzaklaştın.

Vurmak istedim seni.

Ölüm en çok sana yakışacak bir şeydi.

Tüm ölüler kıskanmalı ve azrail aşık olmalıydı.

Ve öpmeliydim bir kere de olsa seni.

İçimde kalmamalıydı.







(İçimde kan, dışımda durgunluk.)







Gidişin neşter olmamalıydı, susuşun katil.

Rüyalarımın azılı katili, adım adım aranıyor olmamalıydın.

Nikah masasında terk edilen gelin gibi hissetmemeliydim.



Donuk, anlamını yitirmiş, sersem...

Terkedilmek hoyrat.Geri dönmek aptallık.

Hala aşık olmak, ah bu, işte bu can alıcı.

Artık kavuşmak imkansız.



Varlığı kanıtlanmışken tüm hücrelerime nasıl özlemi yasaklar tanrı?



Zamanı gelecek!

Beni yine göreceksin.

Hatta özleyeceksin.

Kimsenin benim gibi sevmediğini de bileceksin.

Pişmanlık kör kuyu. Düşeceksin.

Hataların ise dev kayalar olacak, ezileceksin.

Ben susacağım, ben bakacağım. Sen!

Yenileceksin.



Ağlamanın acizlik olduğu varsayımını unuttuğun gün sana geleceğim.

Kanamalı bir nefreti tükürüp atacağım heybemden.

Prangalar yutturduğum kalbim kelebekler doğuracak.

Pelesenk ettiğin tüm yaralar kapanacak.



Sanma hayat seninle güzel!

İnsan elini kalbine koyup kendini avutuyorsa, sanma hayaller sana değer.

Hangi ceset katilini affetme lüksünde bulundu bu zamana kadar?

Lüksler intiharlı.

Yapma, buna deliler bile güler.



Artık tek başıma dans edebiliyorum.

Şarkılara kusuyorum.

Hala kanıyorum ama ağlamıyorum.

Karşına çıkmaya cesaretim yok ama 'hala' seviyorum.

Ve-hala- seviyorum ama dünyanın sonu mu bu, sanmıyorum.



Bakıyorum kendime.

Ayna kırık gösteriyor.

İçimde:

Ortada kalmış cesetler,

Açık mezarlar, kanayan yaralar, kopan organlar var.

Sayısız yaralı, ölüler var.

İçimden yansıyan bu bilanço ağır.

Savaş sonrası durumu var.

Muhakeme zamanı geçse de

Toparlanmaya zaman var.





Seni görmek; hayali bir arabanın son sürat içimi delip geçmesi gibi bir şeydi.

Paramparça nefes alabilmek miydi kainatın efendiliği?

Senden gözlerimi kaçırmak uçurumda süzülmekti.

Kör kalmak mı caizdi?

Ve aşk;

Seni unutamamak tanrıya ihanetti.

Bu yüzden tanrı beni seninle ödüllendirdi.

Kanama dur!

Kan.ama dur!

Gittikçe derinleşen bu illet, bu vadi, bu yarık

Sonsuza dek sürer yoksa böyle.

Lavanta kokar ölümlerimiz ve en çok lavantaların cinayetlerine ağlarım.

Sevgilim.

Gel sen lavantalara acı, beni anla.

Yokluğuna alışmak diye bir çare var biliyorum da

Böylesine büyük bir aşkı kaybetmenin ne anlamı var?

Oysa ben dünyanın katili olacak kadar çok seviyordum gözlerini.



Varlığınla hep sende kalabilirim.

Yokluğunda bunalım devri geçirir, giderim.

Unutma:

Bunalım bir çöküş değildir, olmamıştır da.

Nefes almaktır, dinlenmektir bir yerde.

Mutlak toparlanma, yenilenme olacaktır.



Sensiz.

Sen./s

.iz...




RuhiGüçlerOyunu

Lanetli karabasanların en kana aç firarisi var bu gece kentte.



Sevişme!



Uykuyla ölüm ilişkisinde bile korunma var şu saatte,



Tetikte ol ve üşüme!



Sevgilim,



Düşme...



Düşme sensiz hiç gibiyim.



Kürtajı yarım kalmış gebeyim.



Sakat ceninler biriktiriyorum içimde sürekli.



Elleri yok en çok da sağ.



Sımsıkı tuttuğun elim gibi.



Yokluğunda ruhsuz pandomim'im.



Görüntü ve hareketten ibaret gibiyim.



Oysa filmim içimde,



Ahım, kederim en çok da yalnızlıkla sevişmelerim.





Nasıldı biliyor musun?



Tıklım tıklım.



Neredeyse adım atmak zordu.



Kanıyordum.



Dünyayı kan sarıyordu ve kimse görmüyordu.



Ben



ölüyordum.





Çoktan gitmiştin, haberin yoktu...





Cehennem dedin,



Ateşin yemek, irinin su olduğu yer.



Tenin naylon olup aktığı yer.



Cehennem dedim.



Senin iç'in.



Ben çoktandır iç'indeyim.





Cesetler var.



Cesetler süslü.



Yaşıyor gibiler.





Ruhları ölü.



Ve delisin dedin. Deliliğin tüm virajları solladığı en keskin yerdesin.



Eyvallah dedim.



-de sen nesin?





Vazgeç'lerin hırsımı ve inadımı körüklediği noktadayım.



Korkarım birimiz erken ölecek.



Elimde kurşunlar,



Silahım sen.



Haklısın.



Bir silah kendini vuramaz,



Peki neden erken ölümde suçlu aranmaz?



Silahım sen, intiharım ben.







Yüzyıllık bir uykuya yatırıl-mış içim.



Arzularımı kaybetmişim.



Oysa "Tanrı affetsin.!"





Saçlarımdan başlıyor kış akmaya



ve



her damlada bir melek ölüyor.



Öldürün beni diyorum.



Lanetli bir hayvanı vurur gibi.



Ağzımdan havaya dünyanın sonunu getirecek gazlar bırakıyorum.





İnci'l kadar kan kokan bir kitap doğurun bana.



Kanı benim olsun.



Okumayın ama.



Hükümsüz olsun.



Kana susamış vampirlerden yollar yapacağım kendime çünkü



Tanımadığım adamları kürtaj edemem.





Sevgilim yoksa, varlığım onun olsun.





Varlığım onun varlığına lanet olsun.





Yatağındaki tüm kadın saçlarını toplayıp



Buradan kendime samanyoluna kadar yol yaptım.



Giderim!



Yalnız dudaklarından bir öpücüklük boşluk ayır bana



Sadece senin nefesin koksun.







Kaynayan bir mezar gibi bırakıldım gözlerinin çizgilerine,



Affet!



Çok sansürlü bir ten oldum,



Kirpiklerinin keskinliğiyle bile parçalanmayan elbiselerim.



Gözlerine kör oldum.



Kalbim'e kör!





Dudaklarımı kesti jiletlerin



ve ben öğrendim.



Sensiz zengin züppeleri içinde piç gibiyim.



Nefretimi tükürsem de sık sık



Bitmeyecek



Ve aslında sen



Tükürüğümde boy verecek kadar hiçsin.



Ama biliyorum



Gözlerime ilmek ilmek ördüğün yalanlı yüzün



Lanetli bir kazak şimdi



Ne yaparsam yapayım çıkmayacak.





Yine de;



Tanrı affetsin



İbadetimsin ben'im...

Sahipsiz Aşklar Manifestosu

^^ İmge istiyor tanrılar bu gece kanla karışık.



Anne rahminden düşen yine "sen" oluyor.



Ruhlarına intihar karışıyor keşişlerin.



Ve,



İhaneti adaletten sanıyorlar.



Aşikar yalnızlıklar peydahlıyorlar.^^





Kin yüklü duvarlara çarpa çarpa çürüyen o et yığını benim!



Bedenimi sil hayattan.



Hapset varlığımı kendine.



Bir nefret var her gece bıçaklayan.



En kanayan yerimden dokunuyorlar sesime,



"Sen" çıkıyor içimden sessizce.



Sensizlik andım olsun ki nefesimi kaybettim.



Bilmem kaçıncı yüzyılı yarılamışız.



Bil bunu, hep kendimizi yaralamışız.



Gözde kurumaya mahkum bir damla varsa her zaman,



Yalnızlık gerçekten çok zordur...



Ah! Aşıklara ölüm yakın.



Yolu yarılamışız.





-





Oysa ki bir yabancıdır,



Yolda görsen tanımayacağındır, sıradandır.



Hayat insanlara oynanan vahşi bir oyun.



El sana kalbin kadar yakınlaşır,



Sonra yine el olacaktır.



Yine yalnız kalacaksındır.



Yine yalnız diyecekler ve yine en çok yalnızlığa küfredeceksindir.



Seni saran tek varlığın o olduğunu bilmek tüketecektir.



Bunca yıl çalışırsın, didinirsin, okursun, yaşarsın, büyürsün...



O gelir tek darbeyle, inanılması güç ama evet, tek darbeyle yılların birikimini piç eder.



Yıkılırsın, dağılırsın, yıpranırsın, yontulursun ve buna aşk acısı derler.



İşte buna yalnızlık derler...



Afettir düpedüz. İnsanın insana kıyametidir.



Borç yaparlar sevgilerini,



Taksite bağlarlar bazen.



Kefil adarlar yaşanmışlıkları,



Kefile yükleyip tüm borçları,



Yok olurlar.



Yok mu olurlar?



Belki de o yokluk bir kurtuluş, bir varış, bir aydınlıktır.



Onun için yok olmak diye ifade edilmese de bu sende yok oluştur işte.



Aslında küfür gibidir yok olmak.



Düşünmezler hiç.



Öldü sayarsın bir yerde. Yaşayan birini öldürmek basbayağı küfürdür.



Bilmezler.



Her bitiş bir başlangıç mıdır?



Hayır!



Her bitiş ölüme bir adım yaklaşmaktır.



Hatta her bitiş ölümdür direkt.



İnsan bir tek aşk için ölür.



"Aşk için ölmeli aşk, o zaman aşk." diye değil.



Aşkın kimyasında terk ve acı var olduğundan.



Gerisi teferruattır.



Bir de batıl inançlar vardır ki utanç tablosu.



"İnsan sadece sevdiğini öldürür."



Ahmaklık!



İnsan sevdiğini nasıl öldürür?



Sevdiğidir işte, kendinde bir parçası vardır.



Kendinden bir parça vardır, kıyılmaz...



Mesafeler aşkı öldürür mü sorusuna en güzel cevap yine mesafedir, uzaklıktır.



Çünkü aşk asıl gelince biten bir şeydir.



Mesafe özlemdir, özlem tutku, tutku aşk...



En çok tanrı memnundur aşktan ve en çok tanrı kızar aşıklara.



Sevgidir, nimettir, zordur, yakıcıdır.



Tutkudur, istektir, ateştir.



Aşıksan aleve hayran bir pervanesindir işte.



İlla ya yanarsın, ya ölüm vardır sonunda.



Ölüyorsan susma!



Susunca adam sanmıyorlar.



Susunca yitik oluyorsun, yenik sayılıyorsun.



Ağlarsan aciz,



Ölürsen aptal!



Tütün kokar sadece ayrılıklar.



Bir de hep kış kokar.



Özgür ve yalnızsındır ya üşürsün hep.



Ayrılıktan ölmezsin ve sen.



Ya yokluktur öldüren ya gerçekler.



İki ucunda da acı vardır, kan vardır bu işin.



Yani velhasılıkelam



Ölüm sadece azrailden gelmez.



Aşka düşmüşsen bir kere



Mutlaka yar da vurur hem de birkaç kere.



Ölmezsin belki ama çok kan kaybedersin.



Aşk hem yetim hem öksüzdür.



Önce bir aileye verilir,



Sonra yurda.



En sonunda sokağa atılır,



Bir çöp gibi...



Uğruna savaşlara gidilir, ölüm beğenilir.



Gün gelince eskir.



Aşk güzeldir, aşk hazinedir, aşk hayattır falan ama



GEREKSİZDİR.



Hele ki karşılıksızsa...



Yoklukta kendi intiharındır ve izlersin sadece.



Eh bir de ilahi güce inanıyorsan imtihandır.



Gücünün ve sabrının sınandığı.



Aşk; iki ucu boklu değnektir kısacası.



Hangi ucundan tutarsan tut sonunda mutlaka avucunda kalan boktur.



Umut mu?



Hiç sorma.



Unut!



Avutucu sözleri unut.



Avunamazsın!



Bir kere bulmuşsan



Ah yazık!



Unutamazsın...





-





Konuştuğum kadar sussam dilsiz olurdum



Sustuğum kadar konuşsam, alim.



Gitmelerine anlam yüklemeyi unuttum.



Gitmek fiildi benim için, hiçbir anlamı bulunmayan.



Gel, gözlerimin içine bak!



Kanat en yaralı yerlerimi.



Sonra en kanayan yerimden git.



Şehri bırak.



Utansın...





Gaipten bir not:



Aşkı kötülemek en çok aşığa yaraşır. İyidir hoştur da mana aramaya gerek yok. Boştur. İnsanların ne kadar büyük dertleri olursa olsun. Kalbi giyotinleyen tek dert aşktır. Her gece bir cellat vurur başını, her sabah bir melek okşar gözünü. Şu bir gerçek ki tanrıya en çok yaklaşanlar peygamberler, evliyalar ve aşıklardır. Ve bir gerçek daha: Her aşkta bir şeytan mutlaka vardır.