22 Mayıs 2010 Cumartesi

Kutsal Acı


Nereye baksam kırılıyor
Neye dokunsam yok oluyor.
Kaynayan sokaklarda
Her yer ateş kokuyor.

Çocuklar içime güneş çiziyor
İçim buz
İçim gece.
Alevler üşüyor.

Dönmüyorum hayata.
Morgları boş bırakın.
Işıklarını açık bırakın.
"Gelmeyeceksen"
Ölüyorum.

Seni her anımsayışımda - ki bu durum azaldı artık günde bir kaç kez -
Bir yandan yüreğim sıkıştıkça
Tam da istediğim gibi
Seni unutmak...

(Beni unutmana izin vermeyeceğim dedi.)

Oysa bir kadın doğurabilirdi hani kendini isterse.

Sadece bir kere gülümse dedim.
Dalından bir gülü öldürdün verdin.

Güller intihar eder hep senin yanında.
Güller kanar hep.
Yapma.

En çok aralık ateş ediyor.
Oysa her yer haziran kokuyor.
Oysa aralık bile haziran kokuyor.
Gözlerimi vereyim
Bir kendine bak.
Yıllar geçtikçe daha çok ölüm kanıyor.

Hala olduğum yerdeyim
Soğuk bir gecenin kırmızı acısında.
Güller kanıyor.
Sakın basma.
Haziran iç sen.
Belki donukluğun geçer
İyileşirsin belki.
Sen soğukların tanrısı.
Yüzüne bir haç çiz.
Ateşten.
Kutsal sulardan iç.
Ağlama duvaları açık sana.
Git yeni bir ölüm çiz.

Papatya kok hep.
Benimse tek avuntum tütsüler.
Papatya kanayan cinsinden.


Git demiyorsun
Kal demiyorsun.
Dilinde ölü kuşlar
Dilinde akbabalar
Konuşamıyor musun?

Biraz daha uzaklaşsam güz olacağım sanki.
Bir çengelli iğneyle tutturulmuş gibiyim yokluğuna.
Kanıyor yaram, hadi tuz bas.
Mevsimsiz geldi bu sefer ayrılıklar
Çıkar at üzerindeki tüm gömlekleri
Soyundukça sen akacak yaz.
Çıplak bir karla karşılaşacağım.
Nereye gideceğini bilmeyen bir ahmak gibi,
Elim ayağım kördüğüm bir kukla gibi
Biraz da ben gibi
Öylece sana bakacağım.
Dudaklarım mavi olacak.
Dünya kan.

Tanrı baharı yerleştiriyor tüm kadınların kasıklarına.
Kadınlar çıplak.
Ve aslında bütün erkekler bir parça güz.
Eğer kadın aşkı tatmışsa.

En çok kırmızı rujlu konuşmaları severdik b-i-z.
Jiletten bir gecede.
Canımızı acıtmayı severdik, kanamayı.
Her harfin acıydı
Dağılırdı etlerim.
Sus derdin.
Sus da kanamasın ellerim.

-Kana bu kadar aşinalık niye?
Özür dilerim. -

(Mühürledin gecelerimi. Artık yasak bana dinlemek geceleri. Ağlamak yasak. Kırmızıyı sevmiyorum gittiğinden beri. Şimdi kimle yatıyor diye düşünmüyorum artık eskisi gibi. Odamda kırmızı ruj izleri. Kim öpüyor yine seni? )

Bak bunlar yarım kalmış bir aşkın serseri ayak izleri.
Balıklarınesirdüştüğübirkentte
Yitirilmiş bir masumluğun son izleri.

Ceset kokuyor evin.


Ve
Senin.

Hep paramparça ellerin...

Şizofrenik Devinimler


Antik çağdan bozma bir kütüphanenin en kitap kokan yerinden baktım sana.
O Babil kadar güzel bir bahçede "asma"ların ne işi vardı?
En güzel kelimeler ipekten bir halatla asıldı.

Var gücünle çanlarımı çalıyorsun.
Çarmıha geriyor, dudaklarımı kanatıyor, bir de kanımı içiyorsun.
Bedenimi tekmeliyor, çukurlarıma kandan göller koyuyorsun.
Ayetlerimi yakıyor, beni dinden kovuyorsun.
Günaha giriyorsun.
Anne rahmindeki tüm ceninleri tam kalbinden vuruyorsun.
Tanrı'nın işine ortak oluyorsun.
Günah konusunda şeytanı geçiyor, ardından tüm dinlerde tövbe ediyorsun.
Firavunlara hayat vermeye kalkıyor, Tanrı'yı kızdırıyorsun.
Ve korkuyor, beni önce günaha sokup sonra mumyalaştırıyorsun.
Tüm kadınları tam da en kadın oldukları yerlerinden sünnet ediyorsun.
Bazen ağlıyorsun.
Ama hep gidiyorsun.
Ben hala orada, sana bakıyorum.
İki kişi var diyorsun,
Biri yanımda biri uzağımda.

Hangisi daha yakındır insana?

Başımı duvarına saplıyorum.
Kanatıyorum senle dolu yerlerimi.
Boşaltıyorum seni, bir irini boşaltır gibi.
İnsanlar kemiriyor aç yerlerimi.
Aşka aç, sevgiye aç, şevkate aç, iyi olan her şeye aç.
Hiç fark edemedim beklemenin ölüm anlamına geldiğini.
Öldüm.
Korktum.
Korktum çünkü bir ailem vardı,
Bir iki sevdiğim dostum vardı,
Aşkım vardı.

Her şeyini yitirmek kadar acı bir şey var mı?

Bana odalar verdin, anahtarlar.
Hiçbirine gir-e-medim.
Ben senden bunları istemedim.
Kendinden bir damla yeterdi.
Sonra giderdim...

Ölecek yerim kalmadı.
Demirler düşman bana.
İnciten bir karanlık hakim.
Gök acılar yağdırıyor.
Paslı iğnelerle dikilmiş bu beden üzerime.
Dilim yok.
Kasıklarım kanıyor.
Pansumanım yine acıdan oluyor.

Sapkın insanlar var, ne yaptıklarını kendileri de bilmiyor.
Dudaklarına mühür basıyorum kaldırımların.
Kaldır'ımlar insanı sapkınlaştırıyor.
Birbirlerine dokunuyor insansılar,
Çok sevişgen oluyorlar.
Sonra hamile kalıyorlar,
Cins ayırımı yapmadan, hepsi.
Bebekleri oluyor,
Elektrik direklerine asıyorlar.

Bir gün başka bir pencereden bak şu şehre,
Neden bu kadar elektrik direği var sence?
Hepsinde onlarca bebek asılı.
Neden?
Hepsinin nedeni aynı.
Bebeklere ölüm kadar yakışan başka bir şey var mı?

Tutuklanacak kimse yok.
Bebek ölümleri suç sayılmıyor artık.

Babildeyim.
Elektrik direklerinde yer kalmamış.
Yeni direkleri bekleyemeyeceğim.
Aşk benden düğünümü çaldı,
Bana kanlı bir gelinlik kaldı.
En güzel asma, en çirkin gelin, 400 yıl sonra devrilen koca bir aşk.
Şehrimde, evimde ölseydim,
Her yer kan kokardı.
Yeterince ceset ve kan kokusu var.
İçimde biriken tüm nefreti kustum.
Ölüm damarlarımdan girdi kanıma.
Ölsem kanardım.
Kanasam ölüm dolardı şehir.
Kaçtım.
Sonu yoktu bu hoyratlığın.

Şimdi tutun tüm denizleri,
Ovalayın annemin bileklerini.
Ve söyleyin ona;

Asma hiç kimseyi böyle güzel asmadı.
Ağlayacak bir şey yok.
Ölüm hiçbir gelinliğe bu kadar çok yakışmadı.




-Üzgünüm. Bebeklerin öldüğü, aşkın bacak aralarında olduğu, her yerin kan koktuğu bu yerde benim yaşamaya hiç mecalim yok. Zaten hayat acı temalı bir senaryo. Zorla figüran olmanın bir anlamı da yok.. -

9 Kasım 2009 Pazartesi

Bir genç kızın kalemi ||






Sonsuzluk kapısı


Daha ölmedik.
Lakin kokusu burada, sıcaklığı da.
Yakınlarda olmalı.
Biraz zencefil biraz karanfil.
Yanağında Afrodit,
Yakınlarda olmalı.

*

Yağmur ağlıyor salya sümük.
Küçük bir çocuk edası bakışlarında.
Toprağımız yeşerdi bak, renk renk ağaçlarımız var.
Teni sen kokan.
Her biri yalnız sana hasret.
Zor…

*

Kumral coğrafyanın İstanbuluydun sen.
Sakin görünürdün ama çılgın.
Yaşlanmıştın ve bir parça hırpalanmış.
Birkaç kilo fazlan vardı ama belli etmiyordu vücudun.
Alnına bir sivilce konsa, göç etmiyordun, dert etmiyordun işte.
İstanbuldun sen.

*

Daha ölmedik.
Ateş etmedin daha.
Ama öyle sıcak öyle sıcaktın ki.
Ateş edemedin daha.
Sen muzip bir nota, anne kucağına sığınan.
En çok neyli pastayı severdin, unuttum.
Sana dokunamadıkça ölüyor gök,
Damla damla…

*

Konuşuyor:
“Yağmurlu bir günde geleceğim sana,
Avuçlarımda deniz olacak,
Yakamoz yakamoz gülecek.
Sen yalnızlık kokuyor olacaksın küçük şizofren.
Sımsıcak saracağım seni.
Aman dikkat et,
Daha yüzme bilmiyorsun.
Avuçlarım hoyrattır benim,
Ölürsün.
Denizden taşan küçük şizofren,
Tabutun ellerimden gelir.
Gözlerimle örterim cesedini.
Merak etme.
Hem koleksiyonuma da eklerim.
Benim küçük şizofrenim…”

*

Daha ölmedim.
Evet mor gördüğüm kırmızı özleme düştüm.
Yalan yok.
Vatanı bölmeye çalışan hainmişim gibi linç edildim.
Doğru.
Fakat,
Bilmediğiniz bir şey var.
Daha ölmedim…

*

Henüz öğrenciydim.
Zayıf almaktan korkan.
Öğretmenim miydin?
Hiç umursamadan yok yazan.
Özlemeyi ben senden öğrendim.
Konumuz: aşkın halleri; katı, sıvı, gaz.
Temamız: nasıl adam olunmaz.
Daha öğrenciyim.

*

Siyah bir bardaktı gök bu gece.
İçi su dolu, soğuk.
Kırıldı, bin parça.
Yağdı, ıpıslak…

*

Yataktaydık,
Ölüm geldi.
Çıplaktık.
Dayandık.
Soğuktu.
Giyindik.
Hah! Daha ölmedik…

*

Köprücük kemiğin uçurumdu.
Ne sular aktı altından, sayamadım.
“Atlaaa!”
Ah dur, son sözlerimi söylemeyi unuttum.
Hiç kimse intihar ederken sevdiğinin ismini söylemiyormuş artık.
Marifet.
Bak adın geçiyor,
Alt yazı…

*

Sesim görülmüyor epeydir,
Yok buralarda.
Belki senin yollarındadır.
Sağına soluna bir bak.
Kokunu özlemiş olmalı.
Öp.
Öptükçe çoğalır sesim.
Ya da dur,
Ben daha gelmedim…

*

Şimdi;
Madem ki ben daha ölmedim,
Öyleyse boyumda uzamadı hiç.
Korkarım elim boş kalacak.
Kalbin hapis.
Şehirler arası yolculuk teklif ettin.
Hay hay!
Fark etmedim sanma fark ettim.
Ayağına çağırıyorsun, olsun.
Çöz iplerini,
Ölüme kendim gelirim.
Yağmur sesi var.
Arya.
Terminaller çatlamış duydun mu?
Demin haberlerde söylediler.
Çatlaklarından biz fışkırmış,
Aitlik adına ne varsa.
Ancak,
Daha ölmedim.
Ölmem de zaten.
Elim yola çıktı kalbine.
Hazırlan sende.
Sonra ölürüm belki.
Sevişmenin son safhası,
Bir ağrı kesici misali ölürüm.
Sorun değil..

*

Evet,
Hala daha,

Değmiyor elim kalbine…


Annem ve dostlarım ağlamışlar dün gece,
Üzgünüm.
Henüz elim değmiyor ne kalbe ne göğe,
Ve yine de üzgünüm,
Henüz ölmedim anne…
Ölüm ardına kadar açılmış kapıydı,
Çok soğuk girdi içeri.
Ceset ceset,
Toprak toprak,
Kefen kefen..

Ölüm açık kapıydı hayali alemde,
Sonsuzluğa açıldı…

Bir genç kızın kalemi I






Ölüm masası


*
Çok eksildi gözlerim,
Yalanların sokak aralarını mesken tutmuş bir yabancı,
Biraz hipokondriyak,
Ateşlere atmış kendini,
Zaten yüzünün yarısı yanmış.


* *
Öyle büyük kesikleri vardır ki,
Aralarından kanla karışık çığlık damlar.


* * *
O kadar hasta o kadar hastadır ki,
Naftalin kokar odası.
Daha kırkı bile çıkmamıştır bileklerinde ölen duvaksız gelinin,
Oysa daha hiç evlenmemiş, anne olmamıştır.


* * * *
Ne kadar yalan söylersen o kadar büyür labirent,
Ne kadar çalınırsa zaman, o kadar suçlusundur sen.

* * * * *
Asfalt deliniyor,
Aşk gömülüyor,
Üzerine tükürülüyor,
Eziliyor,
Ayaklar altında çürüyor…

* * * * * *
Bir gemi var, yanaşıyor ilk bulduğu limana,
Bir düş var, mazgallardan akıp gidiyor.
Trabzanlardan inerken kız, bozuluyor kızlığı,
Merdivenler akıp gidiyor.


* * * * * * *
Öyle bir yol ki bu,
Ne otobüsler ölüyor.
Hiç kimse bilmiyor nereye gittiğini,
Sonu cehenneme varıyor.


* * * * * * * * *
Bir sokak kırılıyor,
Sessizliğin zarı yırtılıyor,
Öyle bir şey ki bu,
Parmakları kırılıyor küskünlüklerin.

Kocaman bir dünya var sanıyoruz,
Oysa üzerimize ceset yağıyor.


* * * * * * * * * *

Eğer diyor, eğer yazarsam adını kolu kanadı kırık göllere,
Ellerim kırılsın!
Eğer diyor, bulursan bir bankta elimi,
Ah gözlerim kırılsın!

Gözlerin… Toprak…

* * * * * * * * *

Ellerim sıyrılıyor sanki bedenimden,
Bağımsızlığını ilan ediyor,
Kendine yeni bir devlet kuruyor,
Özgürlük adına bir kağıt parçasında kalemle savaşlar veriyor.


İçimde dünyanın en ünlü senfoni orkestrası,
Sadece 7 harflik bir parça.
Olabildiğince derin, içli, acımasız, gamsız…


* * * * * * * * * * *
Nasıl oluyor bilmiyorum,
Batı tarafında, çok uzaklardan sana bakıyorum,
Güneydoğu tarafından arkanı dönüyorsun, ölüm.
Önünü dönüyorsun püfür püfür sahte.
Kokun geliyor burnuma,
Burnumdan bir direk daha yıkılıyor.


* * * * * * * * * * *
Uçsuz bucaksız bir masa,
Felekten bir gece,
Bay gamsız, bayan gururla gelmişler,
Bayan depresif yalnız takılıyor,
Bay yalnızlık çoktan sarhoş.
Daha anne karnında 3 haftalık bebek bile masada.
Adını unuttuğum bir çok insan var,
İçimdeki senfoni orkestrası da eşlik ediyor mezemize.
Selamlıyorum herkesi,
Hoş geldiniz ölüm gecesine.
Birkaç deniz rakı, biraz bulut, biraz kaya.
Afiyet olsun herkese,
Bu son gecemiz,
Bu parçayı iyi dinleyin…

* * * * * * * * * * * *

Dedi ki bir gece,
Bir evim var, yatağım buz gibi.
Dolabım bomboş, yemeğim bile yok.
O kadar yalnızım ki ay dede bile ağlıyor bazı gece halime.
Gel, yalvarırım.
Bir tas çorba, bir kuru ekmek, bir parça sıcak yatak.
Gel…

Gittim.

Sabah oldu,
Nasıl olur?
Oldu işte.
Bir beden sığacak kadar kaldırım,
Oldukça büyük bir ağaç.
Grip olmuşum,
Kasıklarımda biri oturmuş örgü örüyor.

Gittim.

Evcilleştirilmiyormuş hiçbir grip.

* * * * * * * * * * * *

Sen dünyanın en güçlü büyücüsü,
Sırtında renk renk çiçeklerin olduğu kırların yok artık.
İçin gibi sırtını da satmışsın bir parça yatağa.

* * * * * * * * * * * *

Her futbol maçında hakeme söven taraftar,
Gözlerini aç!
Hakem fesat!
Onun aklı fikri seni yenmekte,
Aklı fikri senden daha fazla bacak arasına girmekte.
Hep kaybetmiş sayılacaksın futbolda,
Hep küfürler savuracaksın aslında.

* * * * * * * * * * * *
Ekmeğe hasret çocuk gibi duruyor önünde,
Ah güzel kız var git işine,
Tenine ten değmemişken,
Şerefini cinselliğine saklamış adamların salyaları akarken,
Sen en iyisi git kimsenin bilmediği cennete.

* * * * * * * * * * * * *
Silahını at,
Radyasyonu sil,
Hormonları def et.
Gün yüzüne çıksın içindeki o berrak ülke.
Ama nerdeee!

* * * * * * * * * * * * * *
Kız hala ekmeğe hasret,
Bir yudum temiz suya da.
Hem de korkusuz,
Kimsesiz…

Ailesi açlıktan ölmüş…


* * * * * * * * * * * * * * *

Artık büyüdün diyor annem,
Nasıl büyüdüm,
Daha gökyüzüne değmiyor elim.
Sonradan öğrendim,
Sezaryenle doğmuş olanların elleri değmezmiş gökyüzüne,

Olsun…

Velhasıl;
Artık büyümüşüm,
Daha çabuk ölüyorum..
Ağaç yok, kaldırım yok,
Evet,
Masamdaki çok sevgili konuklarım,
Orkestram ve
Ben,
Sıkı tutunun,

Ölüyoruz…


Daha elim değmiyorken kalbine…

Seninle anladım








Avuçlarım erir bilirim,
Sana dokunmak martılara acı verir,
Nasıl gidebilirim ki..
Mesela bir martı nasıl gider denizinden,
Ya da bir bulut gökyüzünden.
Nasıl giderim ki nefesimden.

Korkaklığın hangi yıkılmaya mahkum kavimden hatıradır sana?
Onlar inançları, itaatsizlikleri yüzünden yıkıldılar,
Öyle rivayet.
Peki,
Biz?
İnançlarımız ne bizim?
Ah korkak kavmin sahibi, inançların ne ki senin?

Çok yıprattın daha yeşermemiş ormanlarımı,
Sayende çölleşiyor avuçlarım,
Kriz baş gösteriyor içimdeki ülkede,
Teğet geçmesi de beklenmiyor.
Yeni savaştan çıkan bir ülkede kriz,
Düşünsene, ne kadar da içler acısı bir dönemdeyiz.
Çay demler gibi demleniyor acım,
İçtikçe içiyorum.
Tezkeresini almaya an kalmış askerlerimi şehit ediyorum içimden,
Sigaraya sarıp içime çekiyorum seni,
Ne kadar hızlı içersem o kadar artıyorsun,
Dumanından efkar damlıyor gözlerime.

Ahh nasıl da yaktın beni,
Neler fısıldadın kulağıma,
Hepsi yalan mıydı?

Gözlerimden başlayıp, kulaklarıma uzanan nehirler oluyor,
Taşıyor,
Boğuluyorum.

Nasıl dokunursun mesela,
Bir meleğin gözlerine.
Kalbine nasıl akarsın çağlayan,
Nasıl kirpiklerinde yürür kuşlar?

Ahh hayranım sana, nasıl duyarsızsın bu kadar?
Mandalina kokarken ağaçlar,
Nasıl gülüp geçersin hiç umursamadan.

Anlamıyorum beni,
Sana bir nefes bahşedilmiş, bir güneş,
Envai çeşit nimet var, bir ay,
Bir sürü dost var, bir sağlam beden,
Nasıl olur da her gün anımsanır giden?
Gitmiştir işte bir kere, neden adı anılır?
Akıl erdiremiyorum bana, içimdeki mezarlığa.
O kadar çok kırgınlık birikmiş ki saçlarımda,
Mesela bir düşünceye başladım mı erişemiyorum sonuna.
Erişemediğim gibi sana.

Hangi hastanenin koridorundasındır sen,
Ve ben hangi odada?
Ne zaman geldin ziyaretime,
Ben ne zaman kaçtım oradan,
Ne zaman uzattım elimi,
Sen ne zaman arkanı döndün,
Ben ne zaman öldüm?
Hangi ara oldu bunca şey?
Gerçekten de öldüm mü?

Seni sevmek bambaşkaydı,
Sevmesem büyümezdim mesela,
Ölmezdim de.
Sen bu kadar gösterişli olmazdın mesela,
Bu kadar korkak da.

Ahh be adam ah!
Diyorum ülkem tükeniyor,
Nefesim daralıyor,
Ne olur sanki gelsen?
7 gün 24 saatinin sadece 1 saatini öldürsen?

Ölürcesine istemek, bir ömür boyu beklemek,
Beklerken çıldıracak son radde gelmek, kırılmak,
Kırılırken ölmemek, kendi parçalarını kendin toplamak,
Toplarken yardım istememek, güçlü görünmek,
Güçlü görünürken gülmek, içinden ölmek,
Her gece içinden ölüp, her sabah dirilmek aşkmış…
Birkaç boş kelimesine koca bir hayatı bağlamakmış,
Parçalansa da ellerin yine de sımsıkı tutunmakmış…

Bak bunları seninle anladım…

Masaldan dolma yalanlar







Hiçbir gece şehir bu kadar sessiz kalmadı dün gece gibi,
Ve ben hiçbir gece saklama çabasına girmedim göz yaşlarımı bu kadar, dün geceki gibi.
Devasa bir yakarışa şahitlik edecekti evren,
Ama sustum.
Keskin bir rüzgar esti yerime.
Kimsenin göremediği karlar yağdı dün.
Yeni yollar yapıldı.
Zaten bir tek suskunluğum kemirdi bizi.
Bir mum yaktın, ağlattın,
Göz yaşımın işgaline uğrayan bir mumdan öte değildi aşk,
Birkaç damla da söndü zaten hayat.
Kalem tutmayı sen öğretmiştin bana,
Yazmayı, ağlamayı hatta küfretmeyi yaşananlara.
“Bak, neler yazdım sayende” dedim,
Ama hiçbiri sana ulaşmadı.
Herkesin çarşaf altına saklanmış çırılçıplak sokakları vardı,
Biz hiç adım atmadık.
Ellerimiz titrerdi dokunurken klavyeye,
Neler konuştuk ah neler yaktık,
Sonra hepsi geçti,
Silindi.
Zaten hep kadın severdi, erkek ürkek.
Kadın ağlardı, erkek umursamaz,
Kadın giderdi erkek bitmezdi, yeni kadınlara bürünürdü.
Yorulmaz mıydı hiç?
Ah bilmem ki…
Denizi vardı bir erkeğin,
Dalgaları vurmadı hiç içime.
Yağmurlarım yağdı, denizi taştı.
Ben deniz kokusuna hasretken,
O başka kadınlara eşlik etti, kırık bir sandalda.
Neler birikti cebimde, düşler yağdı saç diplerime.
Gözlerim sustu, ağzımdan döküldü yaşlar.
Mevsimini kaybetmiş ay gibi çabaladım,
Seni aradım, mevsimimi.
Kayboldum pusulasını kaybetmiş gemi gibi.
Birkaç kelimene teslim ettim içimi,
Kalelerimde çoktan dalgalandı beyaz bayraklar.
Kuruttum içimdeki nehirleri, ısıtmak istedim titreyen kimsesizliğini.
Sonra bir anda uzaklaştım senden, kendimden, denizinden.
Hiç aldatmadım ben seni, hiç eksilmedim tamamlanmayan düşlerden.
Puzzle oldum bir ara, bulamadığım tek parçam sendin.
Hangi hapishaneden kaçmıştı sözlerin?
Kılıçtan keskin.
Kahraman yaptım seni.
Pelerinsiz kahraman mı olurmuş?
Olmadı zaten, kaçtın!
Önünde şımarık konaklar, köşkler varken,
Harabe, virane, eski- basit müstakil eve mi bakacaktın?
Peeeh!
Büyük ihtimalle uyuyan güzel masalındaki o uyuyan kız benim,
Ama çirkin.
Sen prenssin, başka prenseslerin adamı.
Ah yok, istesen de kurtaramazsın bu zavallıyı.
Problem değil, zaten gözlerim kör.
Hem sarmaşıklarla savaşmakta zor.
Bulunur elbet bir gün izim,
Sol cebimde unutulmuş resim.
Seni hatırlatacak her ölüm.
Zaten ben her Pazar bir parça ölürüm,
Doktor tavsiyesi iyi de geliyor hem.
Ayrıca artık büyüdüm.

Sen mevsimsiz düşen cemre, ha düştü ha düşecek.
Avuçlarım sende, tutamam,
Düş içime…

Her bıçak bir avuçtan kopup gelmez mi?
Ya da intihar acıdan?
Coğrafyanın önemi yok.
Zaten ağlasam bile göz yaşlarıma el koyuyorsun.
Coğrafyanın önemi yok,
Ağlamam!
Ahh yalan…

Şayan-ı hayret






Defalarca ateş ettin, her gün, hiç durmaksızın,
Bazen durdun, kendin için, dinlenmek için,
Acımı sormadın, düşünmedin,
Sonra bazen sarıldın,
Buz gibi.
Şimdi sen ne kadar arkana bakarsan bak,
İlerlediğin sürece, küçülecek her şey.
Ant içerken saat, bizi uzaklaştırmaya,
Kaç uçurum düşerse düşsün,
Ölebildiğin yere kadar her şey.
Gidersin birazdan herkes gibi,
Ne kadar ısınmaya çalışırsan o kadar üşürsün,
Sonra bir yağmur yağar, ölürsün.
Sığmaz hiçbir bavula yaşananlar,
Ve toparlanmaz incinen duygular.
Çiçeklerimiz bile ölür bir zaman sonra,
Söyleyemediklerimiz kalır,
Uyutmazlar hiç, ne bizi, ne geçmişimizi.

Ben aslında çok önce ölmüşüm,
Çürümüş bir bedenden kopan bir parça gibiyim.
Acıdan krallık kurmuşum,
Tam üç yıldır gözümü dahi kırpmadan karanlığa bakmışım.
Şimdi bir el feneri var gözümde,
Ama kör olmuşum.

“Beni neden gömdün?” diyorum,
Ateş ediyorsun.
Hedef tahtası yerine konmuşum,
Ne kadar da aptalım!
Çok erler ölmüş bu savaşta.
Kimse mi görmemiş öldüğümü, gömüldüğümü.
Kaç kişinin daha göğsünde kopmuş kıyamet.
Yıllardır hiç bitmemiş.
İhanet…

Şey gibi bu, şey,
Oyuncağı kırılan çocuk,
Yavrusunu kaybeden anne,
Ayaklarından olan genç gibi.



Kurtulan var mı ki bu dertten?