9 Kasım 2009 Pazartesi

Şayan-ı hayret






Defalarca ateş ettin, her gün, hiç durmaksızın,
Bazen durdun, kendin için, dinlenmek için,
Acımı sormadın, düşünmedin,
Sonra bazen sarıldın,
Buz gibi.
Şimdi sen ne kadar arkana bakarsan bak,
İlerlediğin sürece, küçülecek her şey.
Ant içerken saat, bizi uzaklaştırmaya,
Kaç uçurum düşerse düşsün,
Ölebildiğin yere kadar her şey.
Gidersin birazdan herkes gibi,
Ne kadar ısınmaya çalışırsan o kadar üşürsün,
Sonra bir yağmur yağar, ölürsün.
Sığmaz hiçbir bavula yaşananlar,
Ve toparlanmaz incinen duygular.
Çiçeklerimiz bile ölür bir zaman sonra,
Söyleyemediklerimiz kalır,
Uyutmazlar hiç, ne bizi, ne geçmişimizi.

Ben aslında çok önce ölmüşüm,
Çürümüş bir bedenden kopan bir parça gibiyim.
Acıdan krallık kurmuşum,
Tam üç yıldır gözümü dahi kırpmadan karanlığa bakmışım.
Şimdi bir el feneri var gözümde,
Ama kör olmuşum.

“Beni neden gömdün?” diyorum,
Ateş ediyorsun.
Hedef tahtası yerine konmuşum,
Ne kadar da aptalım!
Çok erler ölmüş bu savaşta.
Kimse mi görmemiş öldüğümü, gömüldüğümü.
Kaç kişinin daha göğsünde kopmuş kıyamet.
Yıllardır hiç bitmemiş.
İhanet…

Şey gibi bu, şey,
Oyuncağı kırılan çocuk,
Yavrusunu kaybeden anne,
Ayaklarından olan genç gibi.



Kurtulan var mı ki bu dertten?

Hiç yorum yok: