9 Kasım 2009 Pazartesi

Seninle anladım








Avuçlarım erir bilirim,
Sana dokunmak martılara acı verir,
Nasıl gidebilirim ki..
Mesela bir martı nasıl gider denizinden,
Ya da bir bulut gökyüzünden.
Nasıl giderim ki nefesimden.

Korkaklığın hangi yıkılmaya mahkum kavimden hatıradır sana?
Onlar inançları, itaatsizlikleri yüzünden yıkıldılar,
Öyle rivayet.
Peki,
Biz?
İnançlarımız ne bizim?
Ah korkak kavmin sahibi, inançların ne ki senin?

Çok yıprattın daha yeşermemiş ormanlarımı,
Sayende çölleşiyor avuçlarım,
Kriz baş gösteriyor içimdeki ülkede,
Teğet geçmesi de beklenmiyor.
Yeni savaştan çıkan bir ülkede kriz,
Düşünsene, ne kadar da içler acısı bir dönemdeyiz.
Çay demler gibi demleniyor acım,
İçtikçe içiyorum.
Tezkeresini almaya an kalmış askerlerimi şehit ediyorum içimden,
Sigaraya sarıp içime çekiyorum seni,
Ne kadar hızlı içersem o kadar artıyorsun,
Dumanından efkar damlıyor gözlerime.

Ahh nasıl da yaktın beni,
Neler fısıldadın kulağıma,
Hepsi yalan mıydı?

Gözlerimden başlayıp, kulaklarıma uzanan nehirler oluyor,
Taşıyor,
Boğuluyorum.

Nasıl dokunursun mesela,
Bir meleğin gözlerine.
Kalbine nasıl akarsın çağlayan,
Nasıl kirpiklerinde yürür kuşlar?

Ahh hayranım sana, nasıl duyarsızsın bu kadar?
Mandalina kokarken ağaçlar,
Nasıl gülüp geçersin hiç umursamadan.

Anlamıyorum beni,
Sana bir nefes bahşedilmiş, bir güneş,
Envai çeşit nimet var, bir ay,
Bir sürü dost var, bir sağlam beden,
Nasıl olur da her gün anımsanır giden?
Gitmiştir işte bir kere, neden adı anılır?
Akıl erdiremiyorum bana, içimdeki mezarlığa.
O kadar çok kırgınlık birikmiş ki saçlarımda,
Mesela bir düşünceye başladım mı erişemiyorum sonuna.
Erişemediğim gibi sana.

Hangi hastanenin koridorundasındır sen,
Ve ben hangi odada?
Ne zaman geldin ziyaretime,
Ben ne zaman kaçtım oradan,
Ne zaman uzattım elimi,
Sen ne zaman arkanı döndün,
Ben ne zaman öldüm?
Hangi ara oldu bunca şey?
Gerçekten de öldüm mü?

Seni sevmek bambaşkaydı,
Sevmesem büyümezdim mesela,
Ölmezdim de.
Sen bu kadar gösterişli olmazdın mesela,
Bu kadar korkak da.

Ahh be adam ah!
Diyorum ülkem tükeniyor,
Nefesim daralıyor,
Ne olur sanki gelsen?
7 gün 24 saatinin sadece 1 saatini öldürsen?

Ölürcesine istemek, bir ömür boyu beklemek,
Beklerken çıldıracak son radde gelmek, kırılmak,
Kırılırken ölmemek, kendi parçalarını kendin toplamak,
Toplarken yardım istememek, güçlü görünmek,
Güçlü görünürken gülmek, içinden ölmek,
Her gece içinden ölüp, her sabah dirilmek aşkmış…
Birkaç boş kelimesine koca bir hayatı bağlamakmış,
Parçalansa da ellerin yine de sımsıkı tutunmakmış…

Bak bunları seninle anladım…

Masaldan dolma yalanlar







Hiçbir gece şehir bu kadar sessiz kalmadı dün gece gibi,
Ve ben hiçbir gece saklama çabasına girmedim göz yaşlarımı bu kadar, dün geceki gibi.
Devasa bir yakarışa şahitlik edecekti evren,
Ama sustum.
Keskin bir rüzgar esti yerime.
Kimsenin göremediği karlar yağdı dün.
Yeni yollar yapıldı.
Zaten bir tek suskunluğum kemirdi bizi.
Bir mum yaktın, ağlattın,
Göz yaşımın işgaline uğrayan bir mumdan öte değildi aşk,
Birkaç damla da söndü zaten hayat.
Kalem tutmayı sen öğretmiştin bana,
Yazmayı, ağlamayı hatta küfretmeyi yaşananlara.
“Bak, neler yazdım sayende” dedim,
Ama hiçbiri sana ulaşmadı.
Herkesin çarşaf altına saklanmış çırılçıplak sokakları vardı,
Biz hiç adım atmadık.
Ellerimiz titrerdi dokunurken klavyeye,
Neler konuştuk ah neler yaktık,
Sonra hepsi geçti,
Silindi.
Zaten hep kadın severdi, erkek ürkek.
Kadın ağlardı, erkek umursamaz,
Kadın giderdi erkek bitmezdi, yeni kadınlara bürünürdü.
Yorulmaz mıydı hiç?
Ah bilmem ki…
Denizi vardı bir erkeğin,
Dalgaları vurmadı hiç içime.
Yağmurlarım yağdı, denizi taştı.
Ben deniz kokusuna hasretken,
O başka kadınlara eşlik etti, kırık bir sandalda.
Neler birikti cebimde, düşler yağdı saç diplerime.
Gözlerim sustu, ağzımdan döküldü yaşlar.
Mevsimini kaybetmiş ay gibi çabaladım,
Seni aradım, mevsimimi.
Kayboldum pusulasını kaybetmiş gemi gibi.
Birkaç kelimene teslim ettim içimi,
Kalelerimde çoktan dalgalandı beyaz bayraklar.
Kuruttum içimdeki nehirleri, ısıtmak istedim titreyen kimsesizliğini.
Sonra bir anda uzaklaştım senden, kendimden, denizinden.
Hiç aldatmadım ben seni, hiç eksilmedim tamamlanmayan düşlerden.
Puzzle oldum bir ara, bulamadığım tek parçam sendin.
Hangi hapishaneden kaçmıştı sözlerin?
Kılıçtan keskin.
Kahraman yaptım seni.
Pelerinsiz kahraman mı olurmuş?
Olmadı zaten, kaçtın!
Önünde şımarık konaklar, köşkler varken,
Harabe, virane, eski- basit müstakil eve mi bakacaktın?
Peeeh!
Büyük ihtimalle uyuyan güzel masalındaki o uyuyan kız benim,
Ama çirkin.
Sen prenssin, başka prenseslerin adamı.
Ah yok, istesen de kurtaramazsın bu zavallıyı.
Problem değil, zaten gözlerim kör.
Hem sarmaşıklarla savaşmakta zor.
Bulunur elbet bir gün izim,
Sol cebimde unutulmuş resim.
Seni hatırlatacak her ölüm.
Zaten ben her Pazar bir parça ölürüm,
Doktor tavsiyesi iyi de geliyor hem.
Ayrıca artık büyüdüm.

Sen mevsimsiz düşen cemre, ha düştü ha düşecek.
Avuçlarım sende, tutamam,
Düş içime…

Her bıçak bir avuçtan kopup gelmez mi?
Ya da intihar acıdan?
Coğrafyanın önemi yok.
Zaten ağlasam bile göz yaşlarıma el koyuyorsun.
Coğrafyanın önemi yok,
Ağlamam!
Ahh yalan…

Şayan-ı hayret






Defalarca ateş ettin, her gün, hiç durmaksızın,
Bazen durdun, kendin için, dinlenmek için,
Acımı sormadın, düşünmedin,
Sonra bazen sarıldın,
Buz gibi.
Şimdi sen ne kadar arkana bakarsan bak,
İlerlediğin sürece, küçülecek her şey.
Ant içerken saat, bizi uzaklaştırmaya,
Kaç uçurum düşerse düşsün,
Ölebildiğin yere kadar her şey.
Gidersin birazdan herkes gibi,
Ne kadar ısınmaya çalışırsan o kadar üşürsün,
Sonra bir yağmur yağar, ölürsün.
Sığmaz hiçbir bavula yaşananlar,
Ve toparlanmaz incinen duygular.
Çiçeklerimiz bile ölür bir zaman sonra,
Söyleyemediklerimiz kalır,
Uyutmazlar hiç, ne bizi, ne geçmişimizi.

Ben aslında çok önce ölmüşüm,
Çürümüş bir bedenden kopan bir parça gibiyim.
Acıdan krallık kurmuşum,
Tam üç yıldır gözümü dahi kırpmadan karanlığa bakmışım.
Şimdi bir el feneri var gözümde,
Ama kör olmuşum.

“Beni neden gömdün?” diyorum,
Ateş ediyorsun.
Hedef tahtası yerine konmuşum,
Ne kadar da aptalım!
Çok erler ölmüş bu savaşta.
Kimse mi görmemiş öldüğümü, gömüldüğümü.
Kaç kişinin daha göğsünde kopmuş kıyamet.
Yıllardır hiç bitmemiş.
İhanet…

Şey gibi bu, şey,
Oyuncağı kırılan çocuk,
Yavrusunu kaybeden anne,
Ayaklarından olan genç gibi.



Kurtulan var mı ki bu dertten?

13 Ekim 2009 Salı

Şuursuz hıçkırık ( yaşamak )






Yoksa yatak yatak dolaşmak mı hayatlarda?
İster kan yağsın kara bulutlardan göğsümüze,
İster düşsün ay üzerimize.
Ağlamaz mı hiç gökyüzü ayın omzunda?
Ya da deşilmez mi hiç ayın yaralı içi, belki de.
Aslında sana dokunmakla bıçağın en keskin yerine dokunmak aynıydı.
Zaten her yerimizi derin kesikler sarmıştı.
Ölemez miydik acımızdan?
Ölürdük elbet,
Ölmekse marifet.
Mumla ısınır mı avuçlar ya da aydınlanır mı karanlıklar?
Masal bitince ve karanlıklar gidince,
Aşktan ölen kaç kişi ki?
Her yarayı deşmek caiz midir?
Neden öyleyse deşilmenin esiridir?
Mesela bir yara vardır aşktan doğan,
Sanma ki her doğum ölümle sonuçlanır.
Ama kimse kazık çakamaz dünyaya.
Aşk kimden gelirse yarasıyla gelir bir de.
Zaten güçsüzün tekisindir ve ok tam kalbine saplanır.
Doktoru yoktur tabii ilacı da.
Ve sen, ne kadar iyileştirmeye çalışırsan o kadar büyür yaraların.
Herkes deşmeye programlanmıştır.
Acıtmak deyince salyalar akar ve çirkin kahkahalar da vardır.
Her gülümseme de ve her avutma sözünde bir neşter gizlidir mesela.
Kaç yıl geçer sayamazsın.
Her gün bir asır gibi gelir insana.
Tam kabuk bağlamaya başladı dersin,
Başa dönersin,
İşte böyle yaşlanır gidersin…


İki şiir arasında yaşanmıştı her şey.
Acının tarifi yok…

11 Ekim 2009 Pazar

Ay’a kadar ölmek





Bu kaçıncı gece, bizi bizden eden.
Bir yarım sana tutsak bir yarım nefrete.

Terkedilmiş sokaklarıma taşıyordu renklerin,
Bana bakarken.
Oysa sana sığınmıştım ben.
Kırmızıya aşıktın ya sen,
Ve
Umursamaz rüzgarı arkana alırken…
Avuçların dolaşırken ülke ülke,
Kaç yenik şehir daha gömülecek sahte düşlere.

Hangi aşk müzelikti ki…

Gitme derken ve belli etmeden,
Ah bitmeseydi oyunlarımız hiç.
Her aşkta vardı bir parça deniz
Ve
Her ayrılığa – öncesine veya sonrasına- doluşurdu ürkek tenler.

Nasıl ki her aşk başkasınınsa, ayrılıkta öyleydi bizde.
Bizim hiç aşkımız, ayrılığımız olmadı.
Hiç bizimiz olmadı.

Sana sığındığım her an ya bir dudak buluyorsun ya da yalandan uçak.

Bir ameliyat izi gibi dururken bedenimin herhangi bir yerinde,
Ne yazık ki acıtmak için doğmuşsun sen!
Kalbin öyle bir tepe ki,
Tırmandıkça dibi boyluyorum,
Tırmandıkça büyüyorum, çürüyorum.
Dar geliyor sensiz günler, giyemiyorum.
Kan damlarken içimden,
Kimse görmüyor…
Kaç çocuk intihar etti içimden,
Hangi rahimden ölüm doğardı ki zaten.
İçim kimsesiz mezarlık,
Aşk acı, ihanet, sevinç ve saire.
Hepsi ölü.
Çok oldu öleli,
Selasız, cenazesiz ve hatta tabutsuz...

Hani bir şeyi kırk kere söylemek gerçekleşmesine yeterdi.
Kırk bitti.
Yetmedi.
17’40.
Daha yetmedi mi sahi?



“Deli gibi özlemek ve seyirci kalmak gidişlere. Hepsi bu…”

Son savaş




Bu korktuğum son gece olmalı.
Hani serin yağmurların soğuk karanlığı sararken denizimi,
Bu son!
“Oysa yıl sonu gösterisine hazırlanan ana okul öğrencisi gibi hazırlanmıştım sana.”
Olabildiğince acıtmış canımı,
Deşmiştim yaralarımı.
Hatta sana gelmiştim.
Yoktun!
Sonra aniden geçmiştin içimden.
Plakası neydi hayatının?
“Seni ararken her yerde, senden bir iz bulmak her seferinde.”
Sadece.
Yoksun!
“Bugün gelmeliydin! İçim kaç doğum yaptı sayamadım, görmeliydin.”
Her şeye hazırdım,
Patlasaydı mayınların, depremlerin olsaydı, ölseydim.
Umurumda değil ki hiçbir musibet.
Sadece sen!
Yoksun…


Ben artık nefes alamam,
Bir daha konuşamam,
Duyamam, dokunamam,
Göremem, ağlayamam.
Ben artık bavulun olamam,
Sana yaşayamam.
Kaç gece bu yolda ölür,
Sayamam…

Gelmelisin!

Boşluk





Her bittiğinde yeniden başlamaz mı sandın?...

Gök kırılıyor bugün,
Bilmediğim bir kente yıldırımların düşüyor.
Olmadığını anladığım her an bin bıçakla bir bilek kesiliyor,
Yine de acımıyor için, kaçtıkça kaçıyor belki de düşüyorsun.

Farkında mısın?

Ölmenin bir hakkı olmalı, ağlamanın falan.
Dudaklarındaki gurur,
Ateşi öpebileceğini mi sanıyorsun?
Yalnızlığın paslı bir tadı var, ağlamaya aç acıların falan.
Söyle dudaklarına,
Yormasın…

Ya da,

Demirden bir ünlem gibi durma her cümlemin sonunda.
Hiç yeni çağı görememiş düşlerime dokunma.
Hiçin anavatanına sürgün edilirken ben,
Yollarıma taşlarını koyma.

Cennet kokulu rüyalar,
Yok huzur dolu zamanlar,
Umutsuzken yarınlar,
Cehennemden düşen kanlı bir aşktı kalbime…

Ahh senin yollarında eskidi yağmurlar,
Ve bir kadeh yağmurun kollarında.
Sadece sol anahtarının açtığı bilinmez kapılarda,
Ve bir saat işlerken herhangi kolda.
Ahh senin yollarında eskidi bu yağmurlar.

Kendini denizle bir tutmasana,
Hiçbir ada bu kadar hayran olamaz sana,
Sende herkes gibi yaşasana,
Martılarla yarışmak yerine işine baksana.

Geceler edepsiz, riyakar.
Benim kimsenin bilmediği bir adım var.
İçimde ağlarken yalnızlıklar,
Benim asıl adım sonbahar…

Bir daha gülme!
Gülüşün sandığım imamsız bir cenaze.
Yağmurlar intihar ederken,
Sakın geleyim deme!
Biliyorum,
Her gelişin bağışlanmaz bir günaha gebe.

Öyle ki yağmur,
Nerede bir dostla karşılaşsam,
Nasılsın diyor,
Ağlıyorum.
Benim iyi’lerim seninle olduğundan,
Sen’li nasılsın’lar duyuyorum ağızlardan.
Cevap veremiyorum,
Bakıyorum,
Ağlıyorum.

Sığamıyorum sokaklara,
Ama
Boşluk üzerine boşluk yağdırıyorum…