22 Mayıs 2010 Cumartesi

Hüzünlü Acılar A. Ş.


Kurduğumuz en ayyaş cumhuriyetin en dipteki başkentiydi bu aşk.
Bir gelinlik gibi sarmıştı pırıltılar dünyamızı ama içi boştu, içi karanlık.
Dokunsan yıkılacak bir karanlık vardı, yaklaşsan yutacak.
Damarlarımı kessen sen akacaktın, alkole ve başkasına aşık sen.
Boğulacağım sanki, karanlığa gömülecekmişim gibi.

Hayatındaki önemli şeyleri say dedim, ne olursa.
.Çıplak kadınlar, ağır makyajlar, bol alkol, uçuk kahkahalar...
Hüznü sevmem, bana kadın olsun yeter güzel çirkin farketmez..

Kendime Hüzünlü Acılar A. Ş.'den bir şeyler aldım.
Acı kokan parfüm, yalnızlıkla sarmalanmış külden uçurtma, boş sokaklar, derin uçurumlar falan işte.
Bilirsiniz depresif insanların aşinalarıdır bunlar
Bir de depresanlar...
Sermayem kendimden programlı aşk
Kahramanı kaçak.
Kendimden kaçmak için sığındım uğultulu bir sokağa
Küf kokan kapı önleri vardı, birine oturdum
Sığamadım. Sonra umursamadım.
Bir de baktım ki asfaltta kendi çatlaklarım.

İnsan kendisiyle yüzleşmeyi bilmeliymiş...

Koca koca adamlar ağladı, dağlar ağladı, annem ağladı
Sen sadece uyudun.
Hepsi bu kadar
Tek yaptığın bu.
Herkesi ağlattın ve uyudun, bu.

Ellerin nerde dedim, ellerini sevmeliyim.
Elleri ceplerindeydi, çıkardı, uzattı.
Ah ne göreyim?!,
İncecik beller, upuzun bacaklar, kanser kokan saçlar...
İşte başka kadınlar.
Sakla ellerini dedim sakla! Tükenmemeliyim.

Bir yıl sonra...

Ellerin nerde dedim ellerini öpmeliyim.
Elleri yoktu, bilekleri bomboş.
Nadasa bıraktım dedi.
O hiç değişmemişti.
Ve öyle gitti.

Zor değil. Elbette bir bedenin altına sığınabilir morluklar, kesikler, yanıklar.
İçten vurur kör gözlü adamlar.
Kan içe akabilir elbet.
Zor olan seni beklerken uyuyabilmek...

Pazarlıklar başladı. Ben çoktan kaybetmişim.
Yok zamanı geri alma gibi umudum.
Ellerimde şarap lekeleri
Bir kumar masasında sadece kırık bir kalple kalmışım.
Ellerimi, ayaklarımı
Gözlerimi kulaklarımı
Saçlarımı almışlar.
Bedenim yok. Ruhum kanar.

"Nasıl aşıksın sen kırmızı rujlara, tütün yanıklarına, orospu kokularına, alkollü yataklara...
İsimler yalan, acılar yalan, aşklar yalan.
Gerçeklerin küfür, alkol, fuhuş üçlüsü.
Hayat alıp satmak önemli.
Elin gezindiğinde bir kadının göğsünde, sormuyorsun hiç yara bu göğsün neresinde?
Kanlar akar yataklara, tüm hayatlar palavra.

Artık biliyorum.
İçinde ölüm uykusuna yatırdığın bir çocuk var.
Biliyorum, o çocuğu uyandıracak olan benim, acımla.
Tamam korkma. Artık hissetmiyorum söndürdüğün sigaraları ruhumda...

Bir cumhuriyet yıkıldı, toprakları dağıtıldı, başkenti ağlatıldı ve
VE yok.
Aşk gelir
Aşk sevilir
Aşk sevinir
Aşk sevişir
Aşk itilir
Aşk dövülür
Aşk sövülür
Aşk öldürülür.
Aşk acının annesi görevinde
Acı aşkın rahminde..

Hakkı yaşanmışlıktır
Ve gayette açıktır...

Hayat palavradır...

Saçma Sapan Bir Aşkın En Yok Yeri


Tanrım !
İnancımı kaybettim.
Affet !

Daha çok erken biliyorum.
Ama sende biliyorsun ki ben güçsüzün tekiyim.
Zaten acizim, halsizim.
Bir beden geriden geldim.
İki yol vardı önümde;
Kendim ettim.
Sana geldim.
Biliyorsun.
Bereket tanrılarını öptüm alınlarından,
Ve yine biliyorsun,
Nereye gitsem,
Oraya kıtlık da gelecekti.
Nereye gitsem, orası tükenecekti...

Şimdi yalnızım,
Hiç bu kadar yalnız olmamıştım.
Öyle ki adım atacak yer yok.
İşte, kış şimdi başlıyor.
Olmayacak dualara içten aminlerle…

Çok özleyeceğim,
O hiç bilmediğim küfürleri öğrenecek dilim.
Kalbim sıkışacak,
Karnıma taşlar doluşacak,
Organlarımın hayatı son bulacak.
Saçmalıktan ibaret olacak.

Tüm bunların sebebi lanet bir ayrılık olacak…

Neden bilmiyorum,
Hala savaşıyorum,
Çünkü seviyorum.

Bitti…

Zaten bir düştü.
Düşlere dokunulmaz ki !

Tanrııımm!
Neler oluyor, anlamıyorum.
İçimde gariplikler diyarı.
Olmayacak acılarla besleniyorum.
Çok acıyor.

Çok ağlıyor.

Çok ne?

Felaketim olacak bu aşk.
Ölümüm olacak.
Yok, yok artık yok.

Tanrım !
Bir bebeğin sevinci,
Bir cesedin hüznü,
Bir acının aşkı,
Bir aşkın acısı…

Aklımı sıkı tut!

Şizofrenik bir ruhun en ücra hücresine hapisim.
İki kişilik bir bedeni tek yaşıyorum.
Biri yorgun, üzgün, huysuz, melankolik.
Biri Pollyanna.

Çok yorgunum.
Ne kadar zormuş terminalleri ateşe vermek.
Şeytanları meleklere en düşman yerinden idam etmek.
Ondan geçmek…

-Çok halsizim.
Sadece bakacağım arkandan.
Ateş alacak tenim.
Kül olmayacak,
Duman olmayacak,
Hiç olmayacak.
Zaten yoktu.
Hiç, hiç yoktu,
Ve
Yok…-

Tanrım!
En hayvani yerimdi bu aşk.
Neler oldu, geçti, gitti.
Şimdi diyorsun ki;
Bitti !
Ama artık çok geç.
Evcilleştiremem aşka aç yerlerimi…

Affetmelisin ! ...

Fotokopik Yozlaşma


Aşkların da teknoloji ile yozlaştığını düşünüyorum artık. Herkes fotokopi makinesinden kaçmış gibi. Birbirinin aynısı. Önce “aşık” olunuyor ve hemen terk ediliyor. Terk edilmek acıtmıyor hiç. “zaten basit bir alışkanlıktı, unutmak kolay. Sevmiyordum. Hemen yenisini bulurum” rolüne giriliyor.
Aşkın yasını tutan kaç kalp var ki?
Mesela yas tutmaya kalksan kimse umursamıyor. Hatta “niye yas tutuyorsun ki?” gibi sorularla yüz yüze gelebiliyorsun. Robotuz aslında, tam anlamıyla robot. Neye programlanmışsak onu yaşıyoruz. Aşkı silmişler kimliğimizden. Yasak his. Aşık olsan, acı falan çeksen hor bile görülebiliyorsun. Kimse “biraz daha sabret, çabala, o geri gelecek.” demiyor. Herkes “giden gitti, boş ver, yeni aşklar senin, unut gitsin.” gibi cümlecikler kuruyor.
Ne kadar da basit!
Aşk hep tek taraflı bir histi. Hiçbir zaman iki aşık arasında eşit pay edilmedi. Hep bir taraf daha fazla sevdi. Eşit olsaydı zaten vuslatın önemi ne kadar anlaşılırdı ki? Eşit olsaydı aşk uğruna neden ölünür, şiirler neden yazılırdı ki?
Aşk acısı kavramı nasıl oluşurdu ki?
Aşkı basit yaşamak hayatı basitleştirmekle aynı. Basit insanlar basit aşklar yaşar. Aşk akıl, irade, merhamet, güç, yetenek, duygu ister. Yani her sevgili bulan aşkı da bulmuş olmaz. Her neyse. Zaten insanların çoğu aşkı bilmez. Bir makine var. Ayarlanıyor ve çoğaltılıyor. Makine bazen bozuluyor ve istisnaden bu ayarlanmış programlardan bağımsız fotokopiler çıkıyor.

---

Şimdi; içime bakıyorum da hala seni bekliyor. Temelden sorunlu bir nefes üzerindeyim. Dokunsan yıkılacak, eminim. Ama korkmuyorum. Beni öldürecek güç sen isen hadi durma. Ve biliyorum da aslında. Bir gün geleceksin. Tüm gösterişlerinden arınarak ama bir o kadar da şaşalı. Başım dönecek. Hatta nefesim kesilecek. Kucağımda bir avuç kül birikecek. Muhtemelen ayaklarım çıplak olacak ve toprak buz. Hatta lapa lapa kar yağacak acizliğime. Sırf sen geleceksin diye çürüyecek bir ceset bile bırakmayacağım yollarında. DNA’sı bile tutmayacak ayrılığımızın. Ellerimiz bile tutmayacak.

---

İçimde duaya çıkmış bir köy ve Tanrım sensin. Siyah, rahibe elbiseli bir kadın. Her cümlesinde adın. Derin bir sızı kokuyor kalbi. 18’inden kalma. Elini kalbine koydu. Bir balık tutmuştu ve avucunda çırpınıyordu. Çıkarıp attı. Köy yıkıldı, dualar yıkıldı. İçim yıkıldı.

---

__Gelmeyecektin oysa hiç…__


Bir iki istisnadan birisindir sandım. Fotokopi makinesinden kaçıp bana sığınırsın diye bekledim. Yıllar geçmesine rağmen hala şimdiki zamandayım. Yıllar önce de aynıydı.
Şimdi senin diğerlerinden farkın ne?
-Hiç!-
Evet, eminim ki aşklar da yozlaştı. Bu batı özentiliği ne hiçbir zaman anlamadım ve anlayamayacağım da sanırım.

Maria


Küçücüktüm yağmur yağdı,
Annem öldü sandım.
Hala mı çocuğum, anlamadım.
Bu bir düştü,
Henüz uyanamadım.


Uzaktan bir viyolonsel sesi geliyordu,
Kandım.
Koştum.
Aptalmışım.
Rüyamdaki sesi gerçek sanmışım.


Sağır bir bedenden dökülmüştü şarap.
Dudakları salkım sandım.
Kırıldı kemikleri kuklaların, tuz - buz.
Kirpikleri kesti sözlerimi tam bileklerinden.
Ah bu hayat!
Dudaklarından miras.
Bir avuç kül…


Ben senin uçsuz bucaksız parkında ucuz bir salıncaktım.
Bir varmış - bir yok
Korktu çocuklar.
Altını ıslattı rüyalar.
Ve karabasanlar.
Ben hiçbir zaman kullanılmamış eski salıncaktım.


Uzattı yüzünü,
Kırılacak sandım.
Gözlerini eğdi,
Kalbime dokunacak sandım.
Ah bu hayat!
Dudakların miras kaldı.


Sabah eve dönerken,
Ve terminaller ölmüşken,
Yaralı bir müziğe dokundum.
Parmaklarım koptu,
Müzik ağladı.
Buz - yok.


Ne yaparsan yap,
Şu lanet dünyada,
Ne yaparsan yap.
Alacağın bir avuç toprak.
Zorlamanın anlamı yok.


Hiç mi sevmedin beni çocuk?
Salıncağındım oysa.
Bak düşüyorum.
Çığlık atıyor biri.
Rahminde gökkuşağı.
Ağlanacak kadar değerli değil bu hayat.
Ah bu hayat!
Dudakların kül ve miras.



Bir gelinin çeyizinden döküldü bakireliği.
Sende dökülme mor düşlü bardağımdan.
Gitme Maria!
Bak ceplerimden dökülüyor adın.
Dudaklarım sen kokuyor hala.
Sende gitme!
Gidersen de git eyvallah.
Ne zaman durdurulmuş ki giden.
Aşksa,
Ve içinde gitmek varsa,
Durmam yolunda.
Ama,
Sende gitme,
Maria!






Bir varmış bir yok.
Hepsi bu…

AcıEbesi


Rüzgar her yere uzatmışken ellerini
"Hiçbir çocuk karanlıktan korkmayacak." dedi.
Başka birinin hayatını giymiş gibiyim.
İki büklüm kalmış sırtım.
Kanamalı bir Nisan ayındayken ellerim
"Hiçbir çocuk artık savaşta kalmayacak" dedi.

İlkbaharın fısıltılarını dinliyorum şimdi, gittiğinden beri.
Papatyalar yağıyor olmayışına.
İçim hala kış, bazen de kurak bir çöl ortası.

Toprağa ağlamalıydın dedi, yeşermeyi bilmeli insan.
Gözyaşından doğmalısın yeniden.

Kalmasın acıya dair hiçbir şey.
Bir şeyler hep geç kaldı,
Ya da geç kaldık biz.
Yoruldum yetişememekten,
Geç kaldığımı görüp daha da üzülmekten.
Ve ben yoruldum erken gelmekten.

Orta yolu yok mu şu kader denen şeyin?

Botokslu bir kalple yaşamaktayım -ki büyük ihtimalle çok da çirkin.
Gerginim.
Ellerim titriyor sık sık.
Nefesim kesiliyor.
Ben, bu kalple gerginim.
Ellerim titremesi fay hattından.
Nefesimse ekmek gibi, sürekli birilerinin açlığı bitiyor.
~
And içmişsin, her kabuk bağlayan yarayı kanatmak caizdir demişsin.
Unutma ki her acı mekruhtur çektirene.
Ve her acı bir sınavdır çekene.
Not güce bakar.
Güçlü olan acıya düşer mi?

Dilime batıyor suskunluk.
Ayaklarım sökülüyor yollarında.
Susma diyorsun ya, ağır kanamalı dilim.
Hani konuşsam döküleceğim.
Bakma gözlerimin ta içine ne olur.
Göremediğin yanardağlarım var, bir kirpik hareketinle patlar.
Gel-me, gör-me, konuş-ma.
Ve sakın dokunma, eririm.
Buz kütlesi gibiyim.

S e n .
Acılarımın ebesisin.
Doğuran sensin, doğurtan sensin.
Tüm küfürler sana.
Affet sevgilim.
Bu mesleği sana ben verdim.
Tutunmak için bu ağırlığından başka bir özelliği olmayan hayata.
Sürekli itilirken uçurumlara, dizlerimde nefes yok.
Affet sevgilim.
Ben uyuşuk insanın tekiyim.
~
Rüzgar perdelerle şevişiyor.
Aynı rüzgar saçlarımla sevişiyor .
Rüzgar gibisin sevgilim.
yokgibisintokgibisinhepkendingibisin.

İlkbaharı dinliyorum ben şimdi, sen gittiğinden beri.
Gözlerim gökte,
Ağlıyorlar yerime.
Islanıyorsun ya,
Her damlada hisset beni.

Her nefeste hissettiğim gibi seni...

Kutsal Acı


Nereye baksam kırılıyor
Neye dokunsam yok oluyor.
Kaynayan sokaklarda
Her yer ateş kokuyor.

Çocuklar içime güneş çiziyor
İçim buz
İçim gece.
Alevler üşüyor.

Dönmüyorum hayata.
Morgları boş bırakın.
Işıklarını açık bırakın.
"Gelmeyeceksen"
Ölüyorum.

Seni her anımsayışımda - ki bu durum azaldı artık günde bir kaç kez -
Bir yandan yüreğim sıkıştıkça
Tam da istediğim gibi
Seni unutmak...

(Beni unutmana izin vermeyeceğim dedi.)

Oysa bir kadın doğurabilirdi hani kendini isterse.

Sadece bir kere gülümse dedim.
Dalından bir gülü öldürdün verdin.

Güller intihar eder hep senin yanında.
Güller kanar hep.
Yapma.

En çok aralık ateş ediyor.
Oysa her yer haziran kokuyor.
Oysa aralık bile haziran kokuyor.
Gözlerimi vereyim
Bir kendine bak.
Yıllar geçtikçe daha çok ölüm kanıyor.

Hala olduğum yerdeyim
Soğuk bir gecenin kırmızı acısında.
Güller kanıyor.
Sakın basma.
Haziran iç sen.
Belki donukluğun geçer
İyileşirsin belki.
Sen soğukların tanrısı.
Yüzüne bir haç çiz.
Ateşten.
Kutsal sulardan iç.
Ağlama duvaları açık sana.
Git yeni bir ölüm çiz.

Papatya kok hep.
Benimse tek avuntum tütsüler.
Papatya kanayan cinsinden.


Git demiyorsun
Kal demiyorsun.
Dilinde ölü kuşlar
Dilinde akbabalar
Konuşamıyor musun?

Biraz daha uzaklaşsam güz olacağım sanki.
Bir çengelli iğneyle tutturulmuş gibiyim yokluğuna.
Kanıyor yaram, hadi tuz bas.
Mevsimsiz geldi bu sefer ayrılıklar
Çıkar at üzerindeki tüm gömlekleri
Soyundukça sen akacak yaz.
Çıplak bir karla karşılaşacağım.
Nereye gideceğini bilmeyen bir ahmak gibi,
Elim ayağım kördüğüm bir kukla gibi
Biraz da ben gibi
Öylece sana bakacağım.
Dudaklarım mavi olacak.
Dünya kan.

Tanrı baharı yerleştiriyor tüm kadınların kasıklarına.
Kadınlar çıplak.
Ve aslında bütün erkekler bir parça güz.
Eğer kadın aşkı tatmışsa.

En çok kırmızı rujlu konuşmaları severdik b-i-z.
Jiletten bir gecede.
Canımızı acıtmayı severdik, kanamayı.
Her harfin acıydı
Dağılırdı etlerim.
Sus derdin.
Sus da kanamasın ellerim.

-Kana bu kadar aşinalık niye?
Özür dilerim. -

(Mühürledin gecelerimi. Artık yasak bana dinlemek geceleri. Ağlamak yasak. Kırmızıyı sevmiyorum gittiğinden beri. Şimdi kimle yatıyor diye düşünmüyorum artık eskisi gibi. Odamda kırmızı ruj izleri. Kim öpüyor yine seni? )

Bak bunlar yarım kalmış bir aşkın serseri ayak izleri.
Balıklarınesirdüştüğübirkentte
Yitirilmiş bir masumluğun son izleri.

Ceset kokuyor evin.


Ve
Senin.

Hep paramparça ellerin...

Şizofrenik Devinimler


Antik çağdan bozma bir kütüphanenin en kitap kokan yerinden baktım sana.
O Babil kadar güzel bir bahçede "asma"ların ne işi vardı?
En güzel kelimeler ipekten bir halatla asıldı.

Var gücünle çanlarımı çalıyorsun.
Çarmıha geriyor, dudaklarımı kanatıyor, bir de kanımı içiyorsun.
Bedenimi tekmeliyor, çukurlarıma kandan göller koyuyorsun.
Ayetlerimi yakıyor, beni dinden kovuyorsun.
Günaha giriyorsun.
Anne rahmindeki tüm ceninleri tam kalbinden vuruyorsun.
Tanrı'nın işine ortak oluyorsun.
Günah konusunda şeytanı geçiyor, ardından tüm dinlerde tövbe ediyorsun.
Firavunlara hayat vermeye kalkıyor, Tanrı'yı kızdırıyorsun.
Ve korkuyor, beni önce günaha sokup sonra mumyalaştırıyorsun.
Tüm kadınları tam da en kadın oldukları yerlerinden sünnet ediyorsun.
Bazen ağlıyorsun.
Ama hep gidiyorsun.
Ben hala orada, sana bakıyorum.
İki kişi var diyorsun,
Biri yanımda biri uzağımda.

Hangisi daha yakındır insana?

Başımı duvarına saplıyorum.
Kanatıyorum senle dolu yerlerimi.
Boşaltıyorum seni, bir irini boşaltır gibi.
İnsanlar kemiriyor aç yerlerimi.
Aşka aç, sevgiye aç, şevkate aç, iyi olan her şeye aç.
Hiç fark edemedim beklemenin ölüm anlamına geldiğini.
Öldüm.
Korktum.
Korktum çünkü bir ailem vardı,
Bir iki sevdiğim dostum vardı,
Aşkım vardı.

Her şeyini yitirmek kadar acı bir şey var mı?

Bana odalar verdin, anahtarlar.
Hiçbirine gir-e-medim.
Ben senden bunları istemedim.
Kendinden bir damla yeterdi.
Sonra giderdim...

Ölecek yerim kalmadı.
Demirler düşman bana.
İnciten bir karanlık hakim.
Gök acılar yağdırıyor.
Paslı iğnelerle dikilmiş bu beden üzerime.
Dilim yok.
Kasıklarım kanıyor.
Pansumanım yine acıdan oluyor.

Sapkın insanlar var, ne yaptıklarını kendileri de bilmiyor.
Dudaklarına mühür basıyorum kaldırımların.
Kaldır'ımlar insanı sapkınlaştırıyor.
Birbirlerine dokunuyor insansılar,
Çok sevişgen oluyorlar.
Sonra hamile kalıyorlar,
Cins ayırımı yapmadan, hepsi.
Bebekleri oluyor,
Elektrik direklerine asıyorlar.

Bir gün başka bir pencereden bak şu şehre,
Neden bu kadar elektrik direği var sence?
Hepsinde onlarca bebek asılı.
Neden?
Hepsinin nedeni aynı.
Bebeklere ölüm kadar yakışan başka bir şey var mı?

Tutuklanacak kimse yok.
Bebek ölümleri suç sayılmıyor artık.

Babildeyim.
Elektrik direklerinde yer kalmamış.
Yeni direkleri bekleyemeyeceğim.
Aşk benden düğünümü çaldı,
Bana kanlı bir gelinlik kaldı.
En güzel asma, en çirkin gelin, 400 yıl sonra devrilen koca bir aşk.
Şehrimde, evimde ölseydim,
Her yer kan kokardı.
Yeterince ceset ve kan kokusu var.
İçimde biriken tüm nefreti kustum.
Ölüm damarlarımdan girdi kanıma.
Ölsem kanardım.
Kanasam ölüm dolardı şehir.
Kaçtım.
Sonu yoktu bu hoyratlığın.

Şimdi tutun tüm denizleri,
Ovalayın annemin bileklerini.
Ve söyleyin ona;

Asma hiç kimseyi böyle güzel asmadı.
Ağlayacak bir şey yok.
Ölüm hiçbir gelinliğe bu kadar çok yakışmadı.




-Üzgünüm. Bebeklerin öldüğü, aşkın bacak aralarında olduğu, her yerin kan koktuğu bu yerde benim yaşamaya hiç mecalim yok. Zaten hayat acı temalı bir senaryo. Zorla figüran olmanın bir anlamı da yok.. -